Paralel Devlete Suçüstü: 14 Parmak İzi

Hakan Fidan soruşturmasıyla başlayan, 2004 MGK kararlarının ve bazı kamu kurumları arası yazışmaların basına sızdırılması ve en son olarak da bakanlara ve hatta Başbakan Erdoğan’a uzanan yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarıyla devam eden Cemaat-AKP güç gösterisinin kızışmasıyla saflar son günlerde biraz daha belirginleşmeye başlamış; Başbakan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın yazdığı bir köşe yazısında cemaati kendi ülkesinin milli ordusuna kumpas kurmakla suçlaması hükümetin askerlere karşı yürütülen hukuk dışı Ergenekon ve Balyoz davalarındaki sorumluluğu cemaate yükleyeceğinin göstergesi olmuştur. Bu noktada hükümetin bu çabaları kapsamında atabileceği en kolay adımlardan birisi altında Dursun Çiçek’in imzasının taklidi olan İrticayla Mücadele Eylem Planı (İMEP) üzerindeki kime ait olduğu tespit edilemeyen 14 parmak izinin üzerine gitmektir. Jandarma Kriminal’in yaptığı parmak izi incelemsinde belge üzerinde Dursun Çiçek’in parmak izi bulunamamış ancak “kime ait olduğu tespit edilemeyen” 14 adet parmak izi bulunmuştur. Mahkemeden tüm taleplerimize rağmen bu parmak izlerinin kime ait olduğunun tespiti içinse hiçbir araştırma yapılmamıştır. Bu konuda yapılacak detaylı bir araştırma sonucunda o parmak izlerinden biri ya da birkaçının cemaat mensuplarına ait çıkması durumunda kendi milli ordusuna kumpas kurmakla suçlanan cemaate suçüstü yapılmış olunacaktır.

Bu noktada Ergenekon davasından ağırlaştırılmış müebbet, Balyoz’dan ise 16 yıl ceza alan Dursun Çiçek’le ilgili davanın detaylarını hatırlatmakta fayda var. Özellikle 2004 MGK kararlarının kamuoyuna yansımasından sonra kafaları karıştıran soru “Madem hükümetin altına imza attığı böyle bir MGK kararı var, Dursun Çiçek İrticayla Mücadele Eylem Planını hazırladı diye neden müebbet hapse mahkum edildi?” oldu.

Bu aşamada vurgulanması gereken üç nokta var.

  1. İrticayla Mücadele Eylem Planı (IMEP) sahte bir plandır. MGK kararları verilmiş olsa bile, irticayla mücadele bir devlet politikası olarak kabul edilmiş ve yürütülmüş olsa bile, Dursun Çiçek’in imzaladığı iddia edilen bu plan hala sahte bir plandır, altındaki imza hala taklittir. Bu yeni ortaya çıkan belgeler bu gerçeği değiştirmemektedir. Kamuoyunun hafızasını tazelemek adına, kısaca bu belgenin sahteliğini ortaya koyan kanıtları burada tekrar etmekte fayda var.
    • Sadece son sayfasında bir imza bulunan 4 sayfalık dokumanda Dursun Çiçek’in parmak ve avuç izi bulunamamıştır.
    • Belge üzerinde inceleme yapan Adli Tip genel kurulunda yıllarca imza inceleme uzmanı olarak görev yapmış olanların tamamı belgedeki imzanın Dursun Çiçek’e ait olduğu sonucuna varılamayacağı yönünde görüş bildirmiştir.
    • Normalde Adli Tip Kurumu’na incelenmek üzere gelen bu tip bir belgeyi inceleyecek uzmanların kura ile seçilmesi gerekirken İMEP’i ilk inceleyen üç kişilik ekip özel olarak atanmıştır. Bu ekip Adli Tip Kurumu’ndaki imza inceleme bölümüne belgenin incelenmesinden sadece birkaç hafta önce atanmış ve aldıkları kısa bir imza inceleme kursu sonucunda imza inceleme “uzmanı” olarak göreve başlamıştır. Ayni dönemde Savcı Zekeriya Öz’ün Adli Tip Kurumu’na yaptığı ziyaret de yapılan incelemenin güvenilirliğine gölge düşürmektedir.
    • TUBİTAK, Adli Tıp, Emniyet Kriminal tarafından hazırlanan tüm raporlarda Dursun Çiçek’in imzasının basit, taklidi kolay bir imza olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca Jandarma Kriminal’in raporuyla anlaşılmıştır ki, imza keçeli uçlu bir kalemle atılmıştır ve bu tip kalemlerle atılan imzalarda derinlik ve fulaj karşılaştırması yapılamamaktadır. Böyle bir imzanın kimin eli urunu olup olmadığına sağlıklı bir şekilde karar verilmesinin mümkün olmadığı uzman görüşleriyle sabittir ve zaten Adli Tıp Kurumu raporuna muhalefet şerhi koyan gerçek imza inceleme uzmanları da bu gerçekleri kararlarına gerekçe olarak göstermişlerdir.
    • Belgenin Genelkurmay karargahındaki hiçbir bilgisayarda izinin olmadığı ve Genelkurmay karargahındaki hiçbir yazıcı tarafından yazdırılmadığı Jandarma Kriminal raporu ile ve naip hakim Hüsnü Çalmuk’un Genelkurmay’daki tüm bilgisayarları incelemesi sonucuyla sabittir.
    • İlk basta belgenin sadece fotokopisi Avukat Serdar Öztürk’ün ofisinde Serdar Öztürk’ün ve diğer avukatların ofiste olmadığı bir günde “bulunmuş”, ofiste ele geçirilen tüm belgeler üzerinde parmak izi incelemesi yapılmasına rağmen bu 4 sayfalık fotokopi üzerinde ısrarlı talebimiz sonucu mahkemenin aldığı karara rağmen Emniyet Kriminal parmak izi incelemesi yapmamıştır.
    • Emniyet Kriminal’in isin başından beri içinde olduğunu gösteren bir diğer veri ise henüz daha İMEP’in “ıslak imza”lı versiyonu ortaya çıkmamışken, Emniyet Kriminal’in sadece İMEP’in fotokopisi üzerinden yaptığı imza incelemesinde imzanın Dursun Çiçek’in eli ürünü olduğu yönünde rapor vermesidir. Bu kadar basit bir imzada, sadece fotokopi üzerinden eli urunu olup olamayacağının anlaşılmasının mümkün olmadığı birçok başka uzman tarafından tescillenmiştir.
    • Girişimlerimiz sonucunda alınan diğer tüm uzman raporlarında imzanın Dursun Çiçek’in eli urunu olduğunun söylenemeyeceği belirtilmiştir.
    • İMEP’in ıslak imzalı versiyonunu gönderen ihbarcıyla ilgili çelişkiler bulunmaktadır. Jandarma Kriminal raporuna göre 95 gram ağırlığında olan ihbar mektubu ve içinden çıktığı söylenen evraklar ve zarfın o dönem postaneden alınan ücret tarifelerine göre postaneden 200 kuruşa gönderilmiş olması gerekmesine rağmen, 110 kuruşa gönderildiği anlaşılmıştır.  İhbarcının kendini “bir asker” olarak tanıtmasına rağmen belge üzerindeki parmak izlerinin hiçbiri Genelkurmay’da çalışan personelin parmak iziyle uyuşmamaktadır.
    • Dursun Çiçek’in Erzincan’a gittiği ve orada İMEP’in uygulamaya konduğu iddiaları defalarca çürütülmüştür. İlk önce Mazlum Otel’deki bir Dursun Çiçek kaydı bulunmuş ama daha sonra bunun bir isim benzerliği olduğu ortaya çıkmıştır. Mahkeme sürecinde yine aynı iddiaları desteklemek için mahkemeye sunulan Ankara/Erzincan uçak bileti de THY’den gelen cevap yazısıyla kesin olarak kanıtlandığı gibi başka bir Dursun Çiçek’e aittir. Dursun Çiçek’i Erzincan’da gördüğünü iddia eden ve bu yöndeki tek delil olan gizli tanık ifadelerindeki çelişkiler ise defalarca kamuoyuna yansımıştır. Konuyla ilgili detaylara buradan erişilebilir.
    • Davadaki bir başka Dursun Çiçek ise inşaat işçisi olarak çalışan yine başka bir Dursun Çiçek’tir. Bu Dursun Çiçek’in telefonları 6 ay sureyle dinlenmiştir. İşin ilginç tarafı ise bu dinleme kararının daha İMEP Taraf gazetesinde yayınlanmadan önce alınmış olmasıdır. O donemde hakkında herhangi bir soruşturma bulunmayan Dursun Çiçek’in telefonlarının dinlenmeye başlanması Dursun Çiçek’in daha ortada hiçbir şey yokken hedef olarak seçildiğini göstermiştir.
    • Dava surecinde dinlenen gerçek tanıkların ve sanıkların tamamı ifadelerinde İMEP’i ilk kez Taraf gazetesinde yayınlandıktan sonra gördüğünü belirtmiştir.
    • İMEP’in askeri yazım tekniklerine uymadığına ilişkin olarak alınan 5 ayrı bilirkişi raporu mevcuttur.
  2. İMEP’in sahteliğini ve bu sahteliği kimlerin organize ettiğini tespit etmek hala mümkündür.
    • Jandarma Kriminal’in yaptığı parmak izi incelemesi sonucunda belge üzerinde “kime ait olduğu belirlenemeyen” 14 adet parmak izi bulunmuştur. Bu parmak izlerinin kime ait olduğunun tespiti için kapsamlı bir araştırma yapılmamıştır. Bu parmak izlerinden birinin iddia edilen olay akışı içerisinde belgeye dokunmuş olamayacak birine ait çıkması durumunda ortaya atılan hikayenin sahteliği kanıtlanmış olacak, dahası belgeyi üreten çetenin elemanları hakkında da çok önemli ipucuna erişilmiş olunacak.
    • Mahkeme’den ısrarlı taleplerimize rağmen, mahkeme ihbar mektubu ve ıslak imzalı belgenin gönderildiği Çukurambar Postanesi’nin kamera kayıtlarını çok geç istemiştir. PTT’den gelen yanıtta, kayıtların 3 ay sureyle saklandığı, daha sonra silindiği, mahkemenin yazısı ellerine ulaştığında ise istenen tarihin üzerinden 3 ay ve sadece birkaç gün geçmiş olması sebebiyle kamera görüntülerinin artik ellerinde olmadığı belirtilmiştir. Sadece birkaç günlük gecikme yüzünden sahte ihbarcı kimliğini gizlemeyi şimdilik başarabilmiştir. Mahkemenin silindiği iddia edilen görüntüleri kurtarmak için herhangi bir çabasının olmaması da mahkemenin de ihbarcının kimliğini saklama çabalarına ortak olduğu hissiyatını yaratmaktadır. Bu görüntülerin kurtarılması yine davayla ilgili çok önemli ve davanın seyrini değiştirebilecek delillere sahip olunacağı anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra ihbar maillerinin gönderildiği adreslerde ikamet eden kuruyemişçi Süleyman Saraç, ihbar mektubu yazarı Serdar Çakır ve diğer şahıslar ifadeye çağrılıp bu mailleri kimlerin gönderdiği tespit edilebilir.
  3. İrticayla Mücadele Eylem Planı’nın sahte bir plan olduğunu en başından beri söylenirken, İnternet Andıcı’nın gerçek bir belge olduğu yine en başından beri kabul edilmektedir. Buna rağmen bu iki belge özellikle yandaş basınca kasıtlı olarak birbirine karıştırılmakta ve kamuoyunun her iki belgeyi gerçekmiş gibi algılamasına sebep olmaktadır. Taraf gazetesinin gecen hafta açıkladığı MGK kararları ve daha sonrasında yine ayni gazetece yayınlanan hükümet içi yazışmalar göstermiştir ki irticayla mücadele devlet politikası olarak benimsenmiş, su andaki hükümet üyelerince de bu politikalar kabul edilmiş, uygulamaya geçirilmiştir. Bu gelişmelerden sonra Internet Andıcı’nın hukuk dışı bir belge olarak değerlendirilmesi, bu belge gerekçe gösterilerek eski Genelkurmay Başkanı dahil birçok kişinin müebbet hapis cezası alması abestir, hukuksuzdur. Konuyla ilgili su detaylar gözden kaçırılmamalıdır:
    • Internet Andıcı’na konu olan siteler Dursun Çiçek Genelkurmay’a atanmadan önce kurulmuştur.
    • Sitelerin kurulması için gerekli bütçe Milli Savunma Bakanlığı’nca karşılanmıştır.
    • Sitelerin kurulması, isletilmesi için gerekli olan yazışmalar, onaylar dönemin hükümet yetkilileri ve Milli Savunma Bakanlığı dahil tüm ilgili mercilerden alınmıştır.
    • MGK kararlarının ortaya çıkış şekli de yargılama sürecinin nasıl işletildiğini göstermektedir. Bu belgeler yargılama süreçlerinde açıkça istenmiş olmasına rağmen mahkeme veya Başbakanlık tarafından gizlenmiştir.
    • Genelkurmay’ın işlettiği internet sitelerinde orijinal içerik yoktur. Bu sitelerde yayınlanan yazılar açık kaynaklardan derlenip toplanan yazılardır.
    • İrticayla mücadelenin su anki Cumhurbaşkanı, Başbakan ve hükümet üyelerince devlet politikası olarak kabul edildiğini düşünürsek bu sitelerde irticai faaliyetlere karşı haberlerin yayınlanmış olması doğaldır. O dönemde bazı YAŞ kararlarına muhalefet şerhi koyan aynı hükümet üyeleri MGK kararlarını herhangi bir şerh koymadan imzalamıştır ve bu kararların sorumluluğu altındadır.

Ortaya dökülmeye başlayan kirli çamaşırlar kaçınılmaz sonun başlangıcı. İMEP’in sahteliği er ya da geç ortaya çıkacak ve sahte belgeler üreten bu çete cezasını çekecek. Buradan bu çeteye dahil olmayan hükümet üyelerini bu çetenin ortaya çıkarılması için gerekenleri yapmaya davet ediyoruz. 14 parmak izinin sahibinin bulunması, PTT kamera kayıtlarının kurtarılarak ihbar mektuplarını gönderen kişilerin bulunup güvenilirliklerinin anlaşılması en kısa zamanda somut olarak atılabilecek adımlar. Hükümet üyelerinin bu adımları atmaması, bilakis bu adımların atılmasını engellemesi onları da bu çetenin koruyucusu, kollayıcısı durumuna düşürüyor ve siyasi olarak sorumluluğu üzerilerine daha da yıkıyor. Fethullah Gülen’in yaptığı “Sahte CD’ler caiz değildir.” açıklaması Gülen Cemaati’nin Ergenekon, Balyoz, OdaTV gibi davalardaki sorumluluğu hükümetin üzerine atmaya çalışacağını gösteriyor. Hükümetin gerçekleri ortaya çıkartmak için elini çabuk tutmamasının maliyeti ise her gecen gün artıyor.

Hrant Dink Davası Hakimi Rüstem Eryılmaz’ın Hukuksuzlukları

Hrant Dink davasında geçtiğimiz günlerde karar veren İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti verdiği karala kamuoyunda cinayetle ilgili sadece bir kişiyi suçlu buldu ve diğer tüm sanıkları Hrant Dink cinayetinden tahliye ettirdi. Heyet ayrıca baktığı diğer tüm davalarda hiçbir delil olmaksızın “örgüt” bulabilirken, Dink suikastının bireysel olarak yapıldığı kararına vardı.

Kamuoyunda büyük infiale yol açan bu kararın arkasındaki heyetin başkanı Rüstem Eryılmaz aslında bizim de yakından tanıdığımız bir hâkim. Daha ortalıkta “ıslak imza” yokken, sadece fotokopi bir kağıt parçasına ve isimsiz bir ihbar mektubuna dayanarak Dursun Çiçek’i ilk tutuklayan nöbetçi hâkim kendisi.

Verilen bu hukuksuz karar hâkimin kendi vicdanıyla değil siyasi beklentilerle yargılama yaptığının en büyük göstergesiyken, Rüstem Eryılmaz’ın bu karar sonrasında yaptıkları ise kendisinin arkasındaki “güç”lere ne kadar güvendiğinin göstergesi. 30.06.2009 tarihinde Dursun Çiçek’i elinde hiçbir hukuki delil olmamasına rağmen tutuklayan bu nöbetçi hakim daha sonra kutsal savunma hakkımızı da engelledi. Tutuklama ile ilgili gerekçeli kararı bizzat hâkimden istememize rağmen Rüstem Eryılmaz gerekçeli kararın ancak hüküm kısmını okuyabileceğimizi söyledi. Dursun Çiçek’in tutuklanması üzerine yazılan tutuklamaya itiraz dilekçesi gerekçeli karardan bihaber yazıldı.

Rüstem Eryılmaz’ın bu açık kanun ihlallerini yaparken güvendiği kurum ve kişilerin gerçek gücü ise HSYK’ya yaptığımız şikâyet ve suç duyuruları üzerine atanan iki müfettişin soruşturmalarını 2 yıl sonra iki cümlelik cevaplarla kapatılmasıyla ortaya çıktı.

Kıssadan hisse: İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği bu karar ne ilk hukuk cinayetidir, ne de son olacaktır. Arkasına hükümet ve HSYK’nın desteğini alan bu ve bunun gibi hâkimler iktidar değişmedikçe bu gibi hukuksuz uygulamalarına devam edeceklerdir.

Son söz: “Yargılama süreci henüz bitmedi, takip etmeye devam ediyoruz.” diyerek iyi polis-kötü polis oynayan hükümet yetkilileri diğer birçok olayda yaptığı gibi kamuoyundaki infialin biraz soğumasını beklemekten başka bir şey yapmamaktadır. “Hükümet yapması gereken her şeyi yaptı.” diyen Başbakan’a mahkeme süresince Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan TİB’den bir türlü gönderilmeyen telefon kayıtları ve Dink suikastında ihmali açıkça ortada olan bazı bürokratların aldığı terfiler hatırlatılmalı.

Islak İmza’yı Gerçek Bir Uzman İncelerse..

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Dursun Çiçek ile ilgili olarak, soruşturma aşamasında alınan ve çelişkileri, esiklikleri ile raporların alınması sürecindeki siyasi baskı, açıkça ve çok sayıda hukuki gerekçe ile ortaya çıkan imza raporlarının, çelişkilerini gidermek için uzmanlığı tartışılamayacak kişiler tarafından, imza ile ilgili inceleme raporu alınması talebimizi hiçbir gerekçe sunmadan bir buçuk yıldır reddetmiştir.

Ancak raporların çelişkiler barındırmadığını iddia eden iddia makamının görüşlerinin aksi yönde düşünen ve bunu bilimsel raporuna yansıtan, Adli belge inceleme uzmanı ve İstanbul Adli Yargı Adalet Komisyonu Bilirkişi Listesine kayıtlı, Yeminli Bilirkişi Y. Doç. Dr. Jale Bafra tarafından hazırlanan rapora buraya tıklayarak erişebilirsiniz.

Dr. Jale Bafra Türkiye Adli Bilimler Derneği ve Adli Belge İncelemeciler Derneği Kurucu Üyesidir. İ.Ü.Adli Tıp Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyelisidir ve Adli Belge incelemesi ile ilgili olarak çok sayıda bilimsel çalışma ve yayınlara imza atmıştır.

Bafra tarafından iki ayrı rapor hazırlanmıştır. 18.12.2011 tarihli rapor, İrtica İle Mücadele Eylem Planı isimli belgenin, son sayfasında, Dursun Çiçek adına atılı imzanın Çiçek’in eli ürünü olup olmadığının belirlenmesi ile ilgilidir. Bafra belgenin düzenlenişine ilişkin bazı tespitlerde bulunmuştur.

Dr. Jale Bafra ayrıca 14.12.2011 tarihinde hazırladığı bilirkişi mütalaasında ise soruşturma aşamasında verilmiş bilirkişi raporlarına ilişkin sorularımızı cevaplandırmıştır. Bu cevaplardan birini burada özetleyecek olursak:

İmza ve belge incelemesinde Bilirkişilik başlıklı Mart 2010 tarihli İmza inceleme uzmanı, Belge İnceleme Uzmanları Derneği Başkanı  Yalçın Çakıcı tarafından yazılan ve İstanbul Barosu Aylık Bülteninde yayınlanan makalede, ‘Adli Tıp, Kriminal Polis ve Jandarma Kriminal’de görev yapanlar önce ilgili olanda yetiştirilmek üzere asistan olarak atanarak, altı ay teorik ve uygulamalı eğitim alırlar sonrasında ise uzmanlık alanında, uzmanlar gözetiminde EN AZ 3 YIL süreyle fiilin çalıştırılırlar. Fiili çalışma süresini dolduran asistanlar için her yıl Nisan ve Ekim aylarında, en az bir hafta süreli kurs düzenlenir. Kurs bitiminde yapılan teorik sınav yapılır ve başarılı olanlara uzmanlık sertifikası verilir.’ -denilmektedir. Ancak ATK tarafından verilen raporda, rapora muhalefet şerhi koyan belge inceleme konusunda uzman doktorların dışında, rapor hazırlanmadan 1 ay önce atandıkları mahkemeye sunulan Fizik İhtisas Dairesinden gelen yazı ile belli olan 6 kişinin aslında uzmanlık olanlarının neler olduğuna bakacak olursak, Gürol BERBER’ in ADLİ TABİP, Ahmet Bülent ÖZATA’ nın SES İNCELEME UZMANI, Eyüp KANDEMİR’ in, ATK. SES VE GÖRÜNTÜLEME MERKEZİNDE GÖREVLİ UZMAN, H. Bülent ÜNER’in FİZİKÇİ- UZMANLIK ALANI BALİSTİK ve İsmail ÇAKIR’ın ise, SAHTE DEĞERLİ METAL TETKİKLERİ UZMANI olduğu anlaşılmaktadır.  Bu kişilerin, belge hakkında düzenlenen ilk rapordan sonra, bir haftalık kurs ile ADLİ BELGE İNCELEME şubesinde çalışmaya başladıkları Adalet Bakanı Sadullah Ergin tarafından mecliste kabul edilmiştir.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU, E. 2007/6-139, sayılı kararında, Somut olayda, grafoloji uzmanı olmayıp, adli tıp uzmanı olduğu saptanan kişi tarafından düzenlenen raporun bilirkişinin uzmanlık alanı ve yemininin yaptırılmamış olması dikkate alındığında hükme esas alınması hukuken olanaksızdır.” denilmektedir. Tabi ortada hukuki bir yargılama olsaydı…

 

Bir Islak İmza da Benden!

03 Haziran 2009 tarihinden beri Türkiye’de bir hukuk katliamı yaşanmaktadır. Albay Dursun Çiçek’in hazırladığı iddia edilen İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nın (İMEP) 12.06.2009 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlanmasının ardından yandaş basında başlatılan karalama kampanyası ve sonrasında iktidarın yönetiminde başlatılan ve sürdürülen soruşturma ve yargılama süreçleriyle ile Türkiye bir hukuk devleti olmaktan çıkmıştır.

Türkiye’de 2011 yılında hala devam eden bu siyasi davada, Dursun Çiçek hakkında düzenlenen, iddianamenin tamamı isimsiz, imzasız ihbar maillerinden ve mektuplarından oluşmaktadır. Ortada yasal hiçbir delil yokken, taklit imzalı sahte bir plan gerekçe gösterilerek Dursun Çiçek’in üç kez tutuklanması ve aylardır tutuklu yargılanması temel insan hakları ve anayasanın hürriyetçi demokrasi ve hukuk düzeni anlayışı ile bağdaşmaz.

Dava sürecinin nasıl geliştiğinin özetine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. (Lütfen kampanyaya katılmadan önce bu yazıyı okuyun.) Dava sürecinde yaşanan hukuksuzluklar ve çarptırılan veya karartılan delilleriyle bu dava Türk Hukuk tarihine kara bir leke olarak geçecektir. Bu süreçte sizleri de sessiz kalmamaya ve yaşananlardan duyduğunuz rahatsızlığı yüksek sesle yetkililere duyurmaya davet ediyoruz. Bir hukuk devleti olması gereken Türkiye Cumhuriyeti’nin temel insan haklarına saygı duyulduğu ve adil yargılanma hakkının çiğnenmediği bir ülke haline gelebilmesi için sorumluluk almaya ve üzerinize düşen görevi yapmaya burada başlattığımız imza kampanyasına adınız, soyadınız ve email adresinizi vererek başlayabilirsiniz.

Unutmayın ki hukuk hepimize lazım.

Adaletle,

İrem Çiçek, Deniz Çiçek



ISLAK İMZA DAVA SÜRECİ, KARARTILAN DELİLLER ve HUKUKSUZLUKLAR

Her Şey 4 Sayfalık Bir Fotokopi İle Başlar… (3 Haziran 2009 – 30 Eylül 2009)

3 Haziran 2009 tarihinde Avukat Serdar Öztürk’ün ofisinde yapılan aramada başka birçok belge ile birlikte dört sayfalık İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nın (İMEP) fotokopisini bulduğunu iddia eden İstanbul Beşiktaş Savcılığı bunun üzerine belgenin üzerinde imzası bulunduğu iddia edilen Alb. Dursun Çiçek hakkında bir soruşturma başlatmış. Her ne kadar savcılığın aylar sonra hazırladığı iddianamedeki tüm olaylar ve deliller belgenin bulunduğu iddia edilen 3 Haziran 2009 tarihi ve sonrasına ait olsa da Dursun Çiçek isimli bir şahıs, Cumhuriyet Gazetesi’nin bombalanması ve Danıştay saldırısı gibi Ergenekon davası ile ilişkili olarak 9 Mart 2009 tarihli mahkeme kararıyla dinlenmiştir. Ortada hiçbir delil olmadan alınan bu dinleme kararı, Alb. Dursun Çiçek’in hiçbir delil olmadan sanık olarak seçildiğini sonra aleyhinde delil arandığını, hiçbir şey bulunamayınca da delil üretme yoluna gidildiğini göstermektedir.

Belgenin 12 Haziran 2009 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlanmasıyla belgeden haberdar olan Alb. Dursun Çiçek hakkında, gazetedeki haber üzerine Genelkurmay Askeri Savcılığı’nca bir soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma kapsamında alınan 68 tanık ifadesinin hiçbirinde Dursun Çiçek aleyhine bir bilgi olmadığı gibi tamamı lehine beyanlar içermektedir. Genelkurmay Harekât Dairesi bünyesinde çalışan Bilgi Destek Dairesi lağvedilmeden önce 5 şube olarak görev yapmaktadır. Tanık Ziya İlker Göktaş’ın ifadesinde de belirttiği gibi kendisinin müdürü olduğu 2. Bilgi Destek Şubesi’nin görevi irticai faaliyetlerle mücadeledir. Dursun Çiçek’in müdürü olduğu 3. Bilgi Destek Şubesi’nin görev alanı ise, dış tehditler, dış tatbikatlar, NATO ile ilişkiler, 1915 olaylarıdır. Genelkurmay karargâhında bir İrtica ile Mücadele Eylem Planı hazırlanacak ise bile bu planın Dursun Çiçek’in müdürü olduğu 3. Şube tarafından değil, 2. Şube tarafından hazırlanması gerekmektedir. Soruşturma kapsamında yapılan bilirkişi incelemelerinde ne Dursun Çiçek’in Genelkurmay karargâhında kullandığı bilgisayarlarda ne de kendi şahsi bilgisayarlarında İMEP’in izine rastlanmamıştır. Dursun Çiçek’in kendisinin hazırladığı belgelerin tümü askeri yazım tekniklerine uygun olmasına rağmen yine soruşturma kapsamında askeri bilirkişinin verdiği raporla sabit olduğu üzere İMEP askeri yazım teknikleriyle uyuşmamaktadır. Askeri savcılık başlattığı bu soruşturma sonucunda topladığı bu deliller üzerine kovuşturmaya yer olmadığı kararı vermiştir.

Bu sırada Avukat Serdar Öztürk’ün ofisinde tamamı 2004 yılı ve öncesine ait belgeler ile henüz hala anlaşılamayan bir sebeple Taraf Gazetesinde, Nisan 2009 yılında hazırlandığı iddia edilen fotokopi İMEP, kriminal inceleme yapılması için Emniyet Kriminal Dairesi’ne gönderilmiştir. Emniyet Kriminal Dairesi, Serdar Öztürk’ün ofisinde bulunan tüm belgeler üzerinde parmak izi incelemesi yapmış olmasına rağmen sadece dört sayfalık fotokopi İMEP üzerinde bu inceleme yapılmamıştır. Yargılamanın ilerleyen safhalarında mahkemenin bu dört sayfa fotokopi üzerinde parmak izi incelemesi yapılması talebine cevaben Emniyet Müdürlüğü’nden önce fotokopi belge üzerinden yapılan Dursun Çiçek’in imza mukayese raporu gönderilmiştir. Mahkemece tekrarlanan talebe karşılık, bu sefer de Serdar Öztürk’ün parmak izi örnekleri gönderilmiştir. Diğer taraftan, bu dört sayfa fotokopi belge üzerinde ısrarla parmak izi incelemesi yapmayan Emniyet Kriminal Dairesi bu fotokopi belgeyi inceleyerek 20 Haziran 2009 tarihinde belgenin son sayfasındaki imzanın Dursun Çiçek’in eli ürünü olduğu yönünde rapor vermiştir. Emniyet Kriminal Dairesi’nin bu fotokopi belgeyi inceleyerek bilimsellikten, objektiflikten ve dürüstlükten uzak olarak verdiği “eli ürünüdür” raporu bu kurumun nasıl çalıştığını gözler önüne sermiştir. Karşımızda fotokopi bir belgeden eli ürünüdür raporu veren bir kurum vardır. Bu kurumun üyesi olduğu Avrupa Adli Bilimler Enstitüleri Birliği’ne (European Network of Forensic Science Institutes – ENFSI) yaptığımız şikâyetin neticesinde ENFSI’nın üye kuruluşların verdiği raporların içerikleriyle ilgili bir inceleme yapamayacağı ancak Emniyet Kriminal’in bundan sonra verdiği raporlarda ENFSI logosunu kullanamayacağı belirtilmiştir.

İMEP’in fotokopisinin ortaya çıkmasının üzerine 30 Haziran 2009 tarihinde Beşiktaş Adliyesi’nde ifade veren Dursun Çiçek ifadeye gitmesine saatler kala, 29 Haziran 2009 tarihinde saat 19:17’de İstanbul Emniyeti’ne gönderilen isimsiz bir ihbar mektubu gerekçe gösterilerek tutuklama talebiyle nöbetçi mahkemeye gönderilmiş ve nöbetçi hakîm Rüstem Eryılmaz tarafından tutuklanmıştır. Dursun Çiçek’in İstanbul Özel Yetkili Savcıları tarafından yapılan ilk sorgulamasında, sorgulamadan sadece birkaç saat önce daha sonra Amsterdam’dan gönderildiği tespit edilen isimsiz bir email gerekçe gösterilerek tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edilmesi ve nöbetçi hâkimin de tutuklama kararı vermesi Beşiktaş Hukuku’nun nasıl çalıştığını gözler önüne sermiştir. Bir üst mahkemeye yapılan itiraz üzerine Alb. Çiçek 17 saat sonra 14. Ağır Ceza Mahkemesi heyetince tahliye edilmiştir.

Alb. Dursun Çiçek tahliyesinden sonra yandaş basında yapılan yargısız infaza karşı onlarca dava açıp suç duyurusunda bulunarak hukuki mücadelesini başlatırken diğer taraftan, savcılar söz konusu fotokopiyi 02 Temmuz 2009 tarihinde de Adli Tıp Kurumu’na göndermiştir. Fotokopiyi inceleyen Adli Tıp Kurumu belge üzerindeki imzanın basit tersimli olması, Dursun Çiçek’in örnek imzalarının biçimsel olarak birbirinden farklılıklar göstermesi ve belgenin fotokopi olması sebebiyle hız, işleklik ve baskı derecesi gibi tanı unsurlarının incelemeyeceği gerekçesiyle söz konusu imzanın Dursun Çiçek’in eli ürünü olup olmadığına karar verilemeyeceği sonucuna varmıştır.

Ve İmza Islatılır… (30 Eylül 2009 – 11 Kasım 2009)

Alb. Dursun Çiçek’in Beşiktaş maceraları fotokopinin bulunmasından 4 ay sonra, Genelkurmay Bilgi Destek Dairesi’nde görevli bir subay olduğunu iddia eden bir ihbarcının ıslak imzalı İMEP’i 30.09.2009 tarihinde Çukurambar Postanesi’nden adi posta yoluyla Beşiktaş Savcılığı’na göndermesi üzerine tekrar başlar. Islak imzalı bu belgenin ellerine ulaşması üzerine Genelkurmay Askeri Savcılığı Dursun Çiçek ile ilgili dosyayı tekrar açmış ve sağlıklı bir soruşturma yapılabilmesi için ıslak imzalı bu belgeyi Beşiktaş Savcılığı’ndan istemiştir. Diğer taraftan Beşiktaş Savcılığı belgeyi Adlı Tıp Kurumu’na göndermiştir. Adli Tıp Kurumu 1 gün içinde düzenlediği, 19 Ekim 2009 tarihli raporuyla ıslak imzalı belgedeki imzanın Dursun Çiçek’in eli ürünü olduğu yönünde görüş bildirmiştir.

Adli Tıp Kurumu’nda yapılan bu ilk incelemede teamüller gereği belgenin, kura ile belirlenecek bir ekip tarafından kurul halinde incelenmesi gerekirken imza incelemesi, “atama” yolu ile belirlenen üç kişilik bir ekipçe yapılmıştır. Bu incelemeyi yapan ve imzanın Dursun Çiçek’in eli ürünü olduğu yönünde görüş bildiren “uzman”ın daha sonra terfi ettirilmesi de verilen raporun bazı kesimlerin beklentileri göz önüne alınarak verildiği tezini desteklemektedir. Zaten Adli Tıp Kurumu Başkanı’nın aynı dönemde başka bir davayla ilgili olarak söylediği “Hastanın yararı kadar toplumun bazı kesimlerinin de düşüncelerini düşünmek zorundayız.” sözü ve yine imzaladığı eli ürünüdür raporu ile ilgili ‘’ ben belgeyi incelemedim. İki arkadaşım inceledi, bende onların kanaatine 3. bir kişi olarak imza attım’’demesi  kurumun nasıl çalıştığını gözler önüne sermiştir ve kurumun kamuoyu nezdindeki güvenilirliğini tamamen yok etmiştir.

Alınan bu raporun üzerine 11 Kasım 2009 tarihinde Beşiktaş Adliyesi’ne tekrar çağırılan Dursun Çiçek yine tutuklama talebiyle nöbetçi mahkemeye sevk edilmiş ve nöbetçi hâkim İdris Asan tarafından tutuklanmıştır. Dursun Çiçek yapılan itiraz sonucu bu sefer 43 saat sonra 9. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti tarafından “delil durumu, kişiye isnat edilen suç unsurlarının ve kaçma şüphesinin bulunmaması” ve “sabit ikametgâh sahibi olması” gerekçeleriyle oy birliği ile tahliye edilmiştir.

İddianame Hazırlanır… (11 Kasım 2009 30 Nisan 2010)

Dursun Çiçek’in ikinci kez tahliye olması üzerine ıslak imzalı bu belge 12 Kasım 2009 tarihinde Emniyet Kriminal Dairesi’ne gönderilmiş ve fotokopi belgeye “eli ürünüdür” raporu veren üç “uzman” bu sefer ıslak imzalı belgeyi incelemiştir. Işık hızıyla çalışan bu uzmanlar yüze yakın imzayı belge üzerindeki imza ile karşılaştırarak 13 Kasım 2009 tarihli raporlarında belgedeki imzanın Dursun Çiçek’in eli ürünü olduğu kanaatine varmıştır. Hem Alb. Dursun Çiçek ve avukatlarının yaptığı itirazlar hem de kamuoyunda oluşan rahatsızlık sonucu işlerini sağlama almak isteyen savcılar belgeyi daha önce inceleme yapan Fizik İhtisas Kurulu Üyelerinin de içinde olduğu genişletilmiş Kurul tarafından tekrar incelenmesi için tekrar Adli Tıp Kurumu’na göndermiştir. Islak imzalı belge 11 kişilik genişletilmiş kurul tarafından incelenmiştir. Kurulun her biri yedi ile yirmi yıl arasında deneyimli olan dört üyesi imzanın tersiminin basit, taklidinin kolay olması ve Dursun Çiçek’in mukayese imzalarının faklı tersim özellikleri göstermesi sebebiyle söz konusu imzanın Dursun Çiçek’in eli ürünü olup olmadığının belirlenemeyeceğini yönünde görüş bildirmiştir. Buna rağmen geri kalan 7 kişinin aksi yönde oy kullanmasıyla söz konusu imzanın Dursun Çiçek’in eli ürünü olduğu yönünde bir rapor verilmiştir. En temel hukuk ilkesi olan “şüphenin şüpheli lehinde yorumlanması” hiçe sayıldığı gibi bu 7 kişi hakkında yapılan bir araştırma çarpıcı sonuçlar ortaya koymuştur. Bu yedi kişinin üçü zaten bir önceki raporu veren kişilerdir ve ilk belgenin incelemesindeki “atanma” şekilleri ve yaptıkları açıklamalar ile güvenilirliklerini kaybetmişlerdir. Fizik İhtisas Dairesi’nde daha önce 3 yıl başkanlık yapan Dr. Ömer Kurtaş’ın verdiği bilgi ve Adalet Bakanı’nın gensoru üzerine meclisteki kabul beyanına göre, rapora ‘’eli ürünüdür’’ beyanı ile imza atan 4 uzmandan Gürel Berber, Eyüp Kandemir ve Bülent Özata belgeyle ilgili 15 Ekim’de hazırlanan ilk raporun ardından Adli Belge İnceleme Birimi’nde görevlendirilmiştir. Bu üç isim sadece bir haftalık kursla “Adli Belge Uzmanlığı” sertifikası almış olması Adli Tıp Kurumu tarafından verilen 4 Şubat 2010 tarihli bu son raporun da objektiflikten uzak olduğunun en somut kanıtıdır.

Bu dönemde belge Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın yoğun ısrarları üzerine kendilerine gönderilmiş ve gönderilen belge üzerinde Jandarma Kriminal Dairesi tarafından çeşitli incelemeler yapılmıştır. Jandarma Kriminal Dairesi söz konusu imzanın kalın uçlu keçeli kalem ile atılmış olmasından dolayı imzayı sadece biçimsel özellikleri yönünden inceleyebilmiştir. Daha sonra başlayacak yargılama sürecinde, 06 Temmuz 2010 tarihli duruşma sırasında, mahkeme salonuna getirdiğimiz CNC makinesi ile gösterildiği gibi günümüz teknolojisi ile herhangi bir imzanın makine ile biçimsel olarak taklidi mümkündür. Bu sebeple imza incelemelerinde en önemli unsurlar imzanın atış hızı ve baskı derecesi gibi imzanın üçüncü boyutu (kâğıt üzerindeki derinliği) ile ilgili unsurlardır. Jandarma Kriminal’in raporunda da açıkça görüldüğü üzere imza üzerinde bu incelemelerin hiçbiri yapılamamıştır. Keçeli uçlu kalem, kâğıt üzerinde derinlik oluşturmadığından bu tip kalemle atılan imzaların incelemesinde sadece biçimsel özellikler bakımından yapılabilmektedir ve bu tip bir incelemeden sağlıklı bir sonuca ulaşılması mümkün değildir. Kaldı ki Dursun ÇİÇEK’in imzası tüm raporlardaki ortak görüşe göre ‘’taklidi basit , tersimi kolay’’ bir imzadır. Ancak tüm kurum raporları bu tespiti yapmalarına rağmen ‘’eli ürünüdür’’ raporu vermekten çekinmemişlerdir.

Yine Jandarma Kriminal Dairesi tarafından İstanbul Beşiktaş Savcıları’nın itirazına rağmen belge üzerinde imza incelemesinden çok daha objektif olan ve daha kesin sonuçlar veren parmak izi incelemesi yapılmıştır. Yapılan incelemede belge üzerinde ne Alb. Dursun Çiçek ne de Genelkurmay’da çalışan başka birinin parmak veya avuç izi bulunmamıştır. Sahibi tespit edilememiş olan 14 izin tespiti için yaptığımız tüm girişimler şu ana dek sonuçsuz kalmıştır. Jandarma Kriminal tarafından yapılan bir başka incelemeyle de belgenin Genelkurmay karargâhındaki yazıcılar kullanılarak basılmadığı ortaya çıkmıştır.

İddianame Kabul Edilir ve Alb. Dursun Çiçek Tekrar Tutuklanır… (30 Nisan 2010 – …)

İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nin daha önce oy birliğiyle ve delil yetersizliği gibi sebeplerle verdiği tahliye kararından sonra Dursun Çiçek aleyhine hiçbir yeni delil bulunamadığı gibi belge üzerinde Dursun Çiçek’in parmak izinin olmadığı gibi çok somut ve lehine deliller bulunmuştur. Buna rağmen söz konusu somut delillerin eklenmediği iddianamenin İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edilmesi üzerine Alb. Dursun Çiçek için bir yakalama kararı çıkartılmıştır. Hukuken ancak kaçaklar için çıkarılabilen yakalama kararını Deniz Kuvvetleri Karargâhı’ndaki ofisinde öğrenen Alb. Dursun Çiçek çağırıldığı İstanbul Beşiktaş Adliyesi’ne derhal gitmiştir. 30 Nisan 2010 tarihinde çıkarıldığı mahkemece hakkındaki iddialar yüzüne okunan Alb. Çiçek tutuklanarak Hasdal Askeri Cezaevi’ne konmuştur ve bu tarihten beri tutukluluğu devam etmektedir.

Hakkında hazırlanan iddianamede Alb. Dursun Çiçek’in İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nı hazırladığı ve bu planı Erzincan’a giderek uygulamaya koyduğu iddia edilmektedir.

İddianamenin hazırlanması süresince Dursun Çiçek’in tüm iletişimi dinlenerek kayıt altına alınmıştır. Yapılan tüm incelemeler ve telefon dinlemeleri sonunda Dursun Çiçek’in ne birlikte yargılandığı diğer sanıklarla, ne aralarında İlhan Cihaner ve Org. Saldıray Berk’in de bulunduğu Erzincan sanıklarıyla ne de Ergenekon davası sanıklarından herhangi başka biriyle ne bir email, ne bir telefon ne de başka bir iletişimi tespit edilememiştir. Bunun da ötesinde bu davalarda yargılanan sanıkların kendi aralarında yaptığı telefon görüşmeleri veya gönderdikleri emaillerde de Dursun Çiçek ismi geçmemektedir. Bu bile tamamen toplama sanıklardan oluşan bu davalar ile Alb. Dursun Çiçek’in hiçbir ilişkisinin olmadığını göstermeye yeterken mahkeme heyeti ve savcılar bunu görmezden gelmeye devam etmektedir.

Dursun Çiçek’in Erzincan’a gittiği iddiaları hiçbir somut delil ile desteklenememektedir. Üstelik delil olarak gösterilen belgelerin başka Dursun Çiçek’lere ait olduğu da ortaya çıkmıştır. Ne iddianamede geçen Mazlum Otel’de kalan Dursun Çiçek’in, ne İMEP’in fotokopisinin bulunduğu 03.06.2009 tarihinden önce telefonları dinlenen Dursun Çiçek’in ne de Erzurum’dan Ankara’ya THY ile uçan Dursun Çiçek’in Alb. Dursun Çiçek olmadığı mahkemenin yazdığı yazılara verilen cevaplarla sabittir. Türkiye çapında başlatılan bu Dursun Çiçek avının, mahkeme sürecini uzatmaktan başka bir amacı ve işlevi yoktur.

Mahkeme süresince, Alb. Dursun Çiçek ve avukatları tarafından, gerçeklerin ortaya çıkmasına yardımcı olacak iki yüzün üzerinde talepte bulunulmuştur. Savunmanın bu taleplerinin sadece yüzde dokuzu karşılanırken savcılığın taleplerinin yüzde yüzünün karşılanması savunma ve iddia makamının eşitliği ilkesiyle çeliştiği gibi İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin de nasıl çalıştığını gözler önüne sermiştir. İddia edilenin aksine Dursun ÇİÇEK İMEP’i hazırlamak için hiçbir komutanından emir almamıştır. Bu gerçeği ispatlamak amacıyla adı geçen komutanların duruşmada dinlenmesi talepleride hep sonuçsuz kalmaktadır. 13. Ağır Ceza Mahkemesince yürütülen yargılama gerçekleri otaya çıkarmak yerine üstünü örtme girişimlerini bize göstermektedir. Mahkeme yargılamayı en hızlı ve iyi şekilde sonuçlandırmak yerine , bağlantılı bağlantısız herkesi kamuoyunda ‘’Ergenekon’’ adı verilen davanın içine sokma girişimi içindedir.

Ve karalama kampanyası yine başlar..

Dursun Çiçek’in 18 Ekim’deki bir sonraki duruşması öncesi Star ve Zaman gazeteleri yine karalama ve yargısız infaz harekatına başlamış. Buradan ve buradan erişebileceğiniz haberlerde yazılanlar gerçeklerin çarptırılmasından başka bir şey değil. Amaç bir sonraki duruşmada muhtemel tahliye kararının önüne geçmek. Açıklayalım: Haberin başlığı zaten tamamen gerçekleri çarptırmaya yönelik:

  1. Genel Kurmay’ın Dursun Çiçek’le ilgili herhangi bir itirafı yok. Islak imza’nın Dursun Çiçek’e ait olduğuna dair Genel Kurmay tarafından söylenmiş hiçbir şey yok.
  2. İmha edildi denen belgeler zaten en başından beri iddianamede de yer alan “belge imha” işlemlerinden başka bir şey değil. Ve bu iddiaların asılsızlığı da onlarca tanık ifadesi ve bilirkişi raporlarıyla saptanmış durumda. Ayrıntıları zaten ilk günlerde bu blogda paylaşmıştık. Detaylara buradan erişebilirsiniz.

Gözüken o ki  Star ve takipçisi Zaman gazeteleri her zaman yaptığını yaparak dava öncesi yargıyı engellemek için Dursun Çiçek aleyhine yayın yapmaya başladı. Bu haberde de görüldüğü üzere, eski iddiaları temcit pilavi gibi ısıtarak sanki aleyhte bir delil bulunmuş gibi haber yapan bu gazeteler açıkça yaptıkları yargısız infaz ve karalama kampanyalarına kaldıkları yerden devam ediyor.

Önce Bir Hedef Seç, Sonra Komployu Kurarsın..

Albay Dursun Çiçek’in telefonlarının daha sahte İrticayla Mücadele Eylem Planı ortaya çıkmadan önce ve hakkında suç unsuru olabilecek herhangi bir delil olmadan dinlenmeye çalışıldığı ortaya çıktı. Komployu gösteren mahkeme kararıyla birlikte buradan paylaşıyoruz.

Dursun Çiçek ismi 4 Haziran 2009 tarihinde avukat Serdar Öztürk’ün bürosunda bulunduğu iddia edilen fotokopi bir belgeyle Ergenekon davasının sanık listesine eklendi. En azından tüm kamuoyu ve biz ailesi bunu bu şekilde biliyorduk. Ayrıca ne Haziran 2009 öncesindeki Ergenekon iddianamelerinde ismi geçiyordu ne de kamuoyunda “Islak İmza Davası” olarak da bilinen davanın iddianamelerinde Haziran 2009 öncesine dair herhangi bir delil vardı. Ancak (buraya tıklayarak erişebileceğiniz) İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2009/257 no’lu ve 9 Mart 2009 tarihli kararıyla ortaya çıktı ki İrticayla Mücadele Eylem Planı ortada yokken, hatta yazıldığı iddia edilen Nisan 2009 tarihinden bile önce Dursun Çiçek’in telefonları dinlenmeye çalışılmış. 2008/1692 soruşturma numaralı dosya kapsamında verilen bu karar gösteriyor ki:

  1. Dursun Çiçek ile ilgili herhangi bir delil yokken 2008 tarihinde bir soruşturma dosyası açılmış bile.
  2. Soruşturma kapsamında Dursun Çiçek’in suçlu olabileceğini gösteren hiçbir delil bulunamamasına rağmen temel özgürlük hakları çiğnenerek telefonları dinlenmeye çalışılmış.
  3. Yapılmaya çalışılan hukuksuzluklar bile düzgün yapılamayarak yanlış Dursun Çiçek takibe alınmış. Mahkeme kararındaki ne telefon doğru ne de adres.

Sonuç olarak buradan da açıkça anlaşıldığı gibi, 2008 yılında Dursun Çiçek hedef olarak seçilmiş ve hakkında herhangi bir delil olmamasına rağmen bir soruşturma açılmış. Hukuki yollardan aleyhte herhangi bir delil bulamayan emniyet ve savcılık hukuk dışı telefon dinlemeleri yapmaya çalışmış. Tüm çabalara rağmen aleyhte hiçbir delil bulunamayınca “delil yaratma” yoluna giderek Dursun Çiçek’in imzası taklit edilmiş. Şu an itibariyle Dursun Çiçek’in tutukluluğu göz önüne alındığında kurulan komplo işe yaramış gibi gözüküyor. İşte Türk hukuku işte Türk adaleti!