Paralel Devlete Suçüstü: 14 Parmak İzi

Hakan Fidan soruşturmasıyla başlayan, 2004 MGK kararlarının ve bazı kamu kurumları arası yazışmaların basına sızdırılması ve en son olarak da bakanlara ve hatta Başbakan Erdoğan’a uzanan yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarıyla devam eden Cemaat-AKP güç gösterisinin kızışmasıyla saflar son günlerde biraz daha belirginleşmeye başlamış; Başbakan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın yazdığı bir köşe yazısında cemaati kendi ülkesinin milli ordusuna kumpas kurmakla suçlaması hükümetin askerlere karşı yürütülen hukuk dışı Ergenekon ve Balyoz davalarındaki sorumluluğu cemaate yükleyeceğinin göstergesi olmuştur. Bu noktada hükümetin bu çabaları kapsamında atabileceği en kolay adımlardan birisi altında Dursun Çiçek’in imzasının taklidi olan İrticayla Mücadele Eylem Planı (İMEP) üzerindeki kime ait olduğu tespit edilemeyen 14 parmak izinin üzerine gitmektir. Jandarma Kriminal’in yaptığı parmak izi incelemsinde belge üzerinde Dursun Çiçek’in parmak izi bulunamamış ancak “kime ait olduğu tespit edilemeyen” 14 adet parmak izi bulunmuştur. Mahkemeden tüm taleplerimize rağmen bu parmak izlerinin kime ait olduğunun tespiti içinse hiçbir araştırma yapılmamıştır. Bu konuda yapılacak detaylı bir araştırma sonucunda o parmak izlerinden biri ya da birkaçının cemaat mensuplarına ait çıkması durumunda kendi milli ordusuna kumpas kurmakla suçlanan cemaate suçüstü yapılmış olunacaktır.

Bu noktada Ergenekon davasından ağırlaştırılmış müebbet, Balyoz’dan ise 16 yıl ceza alan Dursun Çiçek’le ilgili davanın detaylarını hatırlatmakta fayda var. Özellikle 2004 MGK kararlarının kamuoyuna yansımasından sonra kafaları karıştıran soru “Madem hükümetin altına imza attığı böyle bir MGK kararı var, Dursun Çiçek İrticayla Mücadele Eylem Planını hazırladı diye neden müebbet hapse mahkum edildi?” oldu.

Bu aşamada vurgulanması gereken üç nokta var.

  1. İrticayla Mücadele Eylem Planı (IMEP) sahte bir plandır. MGK kararları verilmiş olsa bile, irticayla mücadele bir devlet politikası olarak kabul edilmiş ve yürütülmüş olsa bile, Dursun Çiçek’in imzaladığı iddia edilen bu plan hala sahte bir plandır, altındaki imza hala taklittir. Bu yeni ortaya çıkan belgeler bu gerçeği değiştirmemektedir. Kamuoyunun hafızasını tazelemek adına, kısaca bu belgenin sahteliğini ortaya koyan kanıtları burada tekrar etmekte fayda var.
    • Sadece son sayfasında bir imza bulunan 4 sayfalık dokumanda Dursun Çiçek’in parmak ve avuç izi bulunamamıştır.
    • Belge üzerinde inceleme yapan Adli Tip genel kurulunda yıllarca imza inceleme uzmanı olarak görev yapmış olanların tamamı belgedeki imzanın Dursun Çiçek’e ait olduğu sonucuna varılamayacağı yönünde görüş bildirmiştir.
    • Normalde Adli Tip Kurumu’na incelenmek üzere gelen bu tip bir belgeyi inceleyecek uzmanların kura ile seçilmesi gerekirken İMEP’i ilk inceleyen üç kişilik ekip özel olarak atanmıştır. Bu ekip Adli Tip Kurumu’ndaki imza inceleme bölümüne belgenin incelenmesinden sadece birkaç hafta önce atanmış ve aldıkları kısa bir imza inceleme kursu sonucunda imza inceleme “uzmanı” olarak göreve başlamıştır. Ayni dönemde Savcı Zekeriya Öz’ün Adli Tip Kurumu’na yaptığı ziyaret de yapılan incelemenin güvenilirliğine gölge düşürmektedir.
    • TUBİTAK, Adli Tıp, Emniyet Kriminal tarafından hazırlanan tüm raporlarda Dursun Çiçek’in imzasının basit, taklidi kolay bir imza olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca Jandarma Kriminal’in raporuyla anlaşılmıştır ki, imza keçeli uçlu bir kalemle atılmıştır ve bu tip kalemlerle atılan imzalarda derinlik ve fulaj karşılaştırması yapılamamaktadır. Böyle bir imzanın kimin eli urunu olup olmadığına sağlıklı bir şekilde karar verilmesinin mümkün olmadığı uzman görüşleriyle sabittir ve zaten Adli Tıp Kurumu raporuna muhalefet şerhi koyan gerçek imza inceleme uzmanları da bu gerçekleri kararlarına gerekçe olarak göstermişlerdir.
    • Belgenin Genelkurmay karargahındaki hiçbir bilgisayarda izinin olmadığı ve Genelkurmay karargahındaki hiçbir yazıcı tarafından yazdırılmadığı Jandarma Kriminal raporu ile ve naip hakim Hüsnü Çalmuk’un Genelkurmay’daki tüm bilgisayarları incelemesi sonucuyla sabittir.
    • İlk basta belgenin sadece fotokopisi Avukat Serdar Öztürk’ün ofisinde Serdar Öztürk’ün ve diğer avukatların ofiste olmadığı bir günde “bulunmuş”, ofiste ele geçirilen tüm belgeler üzerinde parmak izi incelemesi yapılmasına rağmen bu 4 sayfalık fotokopi üzerinde ısrarlı talebimiz sonucu mahkemenin aldığı karara rağmen Emniyet Kriminal parmak izi incelemesi yapmamıştır.
    • Emniyet Kriminal’in isin başından beri içinde olduğunu gösteren bir diğer veri ise henüz daha İMEP’in “ıslak imza”lı versiyonu ortaya çıkmamışken, Emniyet Kriminal’in sadece İMEP’in fotokopisi üzerinden yaptığı imza incelemesinde imzanın Dursun Çiçek’in eli ürünü olduğu yönünde rapor vermesidir. Bu kadar basit bir imzada, sadece fotokopi üzerinden eli urunu olup olamayacağının anlaşılmasının mümkün olmadığı birçok başka uzman tarafından tescillenmiştir.
    • Girişimlerimiz sonucunda alınan diğer tüm uzman raporlarında imzanın Dursun Çiçek’in eli urunu olduğunun söylenemeyeceği belirtilmiştir.
    • İMEP’in ıslak imzalı versiyonunu gönderen ihbarcıyla ilgili çelişkiler bulunmaktadır. Jandarma Kriminal raporuna göre 95 gram ağırlığında olan ihbar mektubu ve içinden çıktığı söylenen evraklar ve zarfın o dönem postaneden alınan ücret tarifelerine göre postaneden 200 kuruşa gönderilmiş olması gerekmesine rağmen, 110 kuruşa gönderildiği anlaşılmıştır.  İhbarcının kendini “bir asker” olarak tanıtmasına rağmen belge üzerindeki parmak izlerinin hiçbiri Genelkurmay’da çalışan personelin parmak iziyle uyuşmamaktadır.
    • Dursun Çiçek’in Erzincan’a gittiği ve orada İMEP’in uygulamaya konduğu iddiaları defalarca çürütülmüştür. İlk önce Mazlum Otel’deki bir Dursun Çiçek kaydı bulunmuş ama daha sonra bunun bir isim benzerliği olduğu ortaya çıkmıştır. Mahkeme sürecinde yine aynı iddiaları desteklemek için mahkemeye sunulan Ankara/Erzincan uçak bileti de THY’den gelen cevap yazısıyla kesin olarak kanıtlandığı gibi başka bir Dursun Çiçek’e aittir. Dursun Çiçek’i Erzincan’da gördüğünü iddia eden ve bu yöndeki tek delil olan gizli tanık ifadelerindeki çelişkiler ise defalarca kamuoyuna yansımıştır. Konuyla ilgili detaylara buradan erişilebilir.
    • Davadaki bir başka Dursun Çiçek ise inşaat işçisi olarak çalışan yine başka bir Dursun Çiçek’tir. Bu Dursun Çiçek’in telefonları 6 ay sureyle dinlenmiştir. İşin ilginç tarafı ise bu dinleme kararının daha İMEP Taraf gazetesinde yayınlanmadan önce alınmış olmasıdır. O donemde hakkında herhangi bir soruşturma bulunmayan Dursun Çiçek’in telefonlarının dinlenmeye başlanması Dursun Çiçek’in daha ortada hiçbir şey yokken hedef olarak seçildiğini göstermiştir.
    • Dava surecinde dinlenen gerçek tanıkların ve sanıkların tamamı ifadelerinde İMEP’i ilk kez Taraf gazetesinde yayınlandıktan sonra gördüğünü belirtmiştir.
    • İMEP’in askeri yazım tekniklerine uymadığına ilişkin olarak alınan 5 ayrı bilirkişi raporu mevcuttur.
  2. İMEP’in sahteliğini ve bu sahteliği kimlerin organize ettiğini tespit etmek hala mümkündür.
    • Jandarma Kriminal’in yaptığı parmak izi incelemesi sonucunda belge üzerinde “kime ait olduğu belirlenemeyen” 14 adet parmak izi bulunmuştur. Bu parmak izlerinin kime ait olduğunun tespiti için kapsamlı bir araştırma yapılmamıştır. Bu parmak izlerinden birinin iddia edilen olay akışı içerisinde belgeye dokunmuş olamayacak birine ait çıkması durumunda ortaya atılan hikayenin sahteliği kanıtlanmış olacak, dahası belgeyi üreten çetenin elemanları hakkında da çok önemli ipucuna erişilmiş olunacak.
    • Mahkeme’den ısrarlı taleplerimize rağmen, mahkeme ihbar mektubu ve ıslak imzalı belgenin gönderildiği Çukurambar Postanesi’nin kamera kayıtlarını çok geç istemiştir. PTT’den gelen yanıtta, kayıtların 3 ay sureyle saklandığı, daha sonra silindiği, mahkemenin yazısı ellerine ulaştığında ise istenen tarihin üzerinden 3 ay ve sadece birkaç gün geçmiş olması sebebiyle kamera görüntülerinin artik ellerinde olmadığı belirtilmiştir. Sadece birkaç günlük gecikme yüzünden sahte ihbarcı kimliğini gizlemeyi şimdilik başarabilmiştir. Mahkemenin silindiği iddia edilen görüntüleri kurtarmak için herhangi bir çabasının olmaması da mahkemenin de ihbarcının kimliğini saklama çabalarına ortak olduğu hissiyatını yaratmaktadır. Bu görüntülerin kurtarılması yine davayla ilgili çok önemli ve davanın seyrini değiştirebilecek delillere sahip olunacağı anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra ihbar maillerinin gönderildiği adreslerde ikamet eden kuruyemişçi Süleyman Saraç, ihbar mektubu yazarı Serdar Çakır ve diğer şahıslar ifadeye çağrılıp bu mailleri kimlerin gönderdiği tespit edilebilir.
  3. İrticayla Mücadele Eylem Planı’nın sahte bir plan olduğunu en başından beri söylenirken, İnternet Andıcı’nın gerçek bir belge olduğu yine en başından beri kabul edilmektedir. Buna rağmen bu iki belge özellikle yandaş basınca kasıtlı olarak birbirine karıştırılmakta ve kamuoyunun her iki belgeyi gerçekmiş gibi algılamasına sebep olmaktadır. Taraf gazetesinin gecen hafta açıkladığı MGK kararları ve daha sonrasında yine ayni gazetece yayınlanan hükümet içi yazışmalar göstermiştir ki irticayla mücadele devlet politikası olarak benimsenmiş, su andaki hükümet üyelerince de bu politikalar kabul edilmiş, uygulamaya geçirilmiştir. Bu gelişmelerden sonra Internet Andıcı’nın hukuk dışı bir belge olarak değerlendirilmesi, bu belge gerekçe gösterilerek eski Genelkurmay Başkanı dahil birçok kişinin müebbet hapis cezası alması abestir, hukuksuzdur. Konuyla ilgili su detaylar gözden kaçırılmamalıdır:
    • Internet Andıcı’na konu olan siteler Dursun Çiçek Genelkurmay’a atanmadan önce kurulmuştur.
    • Sitelerin kurulması için gerekli bütçe Milli Savunma Bakanlığı’nca karşılanmıştır.
    • Sitelerin kurulması, isletilmesi için gerekli olan yazışmalar, onaylar dönemin hükümet yetkilileri ve Milli Savunma Bakanlığı dahil tüm ilgili mercilerden alınmıştır.
    • MGK kararlarının ortaya çıkış şekli de yargılama sürecinin nasıl işletildiğini göstermektedir. Bu belgeler yargılama süreçlerinde açıkça istenmiş olmasına rağmen mahkeme veya Başbakanlık tarafından gizlenmiştir.
    • Genelkurmay’ın işlettiği internet sitelerinde orijinal içerik yoktur. Bu sitelerde yayınlanan yazılar açık kaynaklardan derlenip toplanan yazılardır.
    • İrticayla mücadelenin su anki Cumhurbaşkanı, Başbakan ve hükümet üyelerince devlet politikası olarak kabul edildiğini düşünürsek bu sitelerde irticai faaliyetlere karşı haberlerin yayınlanmış olması doğaldır. O dönemde bazı YAŞ kararlarına muhalefet şerhi koyan aynı hükümet üyeleri MGK kararlarını herhangi bir şerh koymadan imzalamıştır ve bu kararların sorumluluğu altındadır.

Ortaya dökülmeye başlayan kirli çamaşırlar kaçınılmaz sonun başlangıcı. İMEP’in sahteliği er ya da geç ortaya çıkacak ve sahte belgeler üreten bu çete cezasını çekecek. Buradan bu çeteye dahil olmayan hükümet üyelerini bu çetenin ortaya çıkarılması için gerekenleri yapmaya davet ediyoruz. 14 parmak izinin sahibinin bulunması, PTT kamera kayıtlarının kurtarılarak ihbar mektuplarını gönderen kişilerin bulunup güvenilirliklerinin anlaşılması en kısa zamanda somut olarak atılabilecek adımlar. Hükümet üyelerinin bu adımları atmaması, bilakis bu adımların atılmasını engellemesi onları da bu çetenin koruyucusu, kollayıcısı durumuna düşürüyor ve siyasi olarak sorumluluğu üzerilerine daha da yıkıyor. Fethullah Gülen’in yaptığı “Sahte CD’ler caiz değildir.” açıklaması Gülen Cemaati’nin Ergenekon, Balyoz, OdaTV gibi davalardaki sorumluluğu hükümetin üzerine atmaya çalışacağını gösteriyor. Hükümetin gerçekleri ortaya çıkartmak için elini çabuk tutmamasının maliyeti ise her gecen gün artıyor.

Duruşma Tutanakları

Şu ana kadarki tüm duruşma tutanaklarına buraya tıklayarak erişebilirsiniz. Duruşmalar ilerledikçe tutanakları bu sayfada güncellemeye devam edeceğiz.

Önce Bir Hedef Seç, Sonra Komployu Kurarsın..

Albay Dursun Çiçek’in telefonlarının daha sahte İrticayla Mücadele Eylem Planı ortaya çıkmadan önce ve hakkında suç unsuru olabilecek herhangi bir delil olmadan dinlenmeye çalışıldığı ortaya çıktı. Komployu gösteren mahkeme kararıyla birlikte buradan paylaşıyoruz.

Dursun Çiçek ismi 4 Haziran 2009 tarihinde avukat Serdar Öztürk’ün bürosunda bulunduğu iddia edilen fotokopi bir belgeyle Ergenekon davasının sanık listesine eklendi. En azından tüm kamuoyu ve biz ailesi bunu bu şekilde biliyorduk. Ayrıca ne Haziran 2009 öncesindeki Ergenekon iddianamelerinde ismi geçiyordu ne de kamuoyunda “Islak İmza Davası” olarak da bilinen davanın iddianamelerinde Haziran 2009 öncesine dair herhangi bir delil vardı. Ancak (buraya tıklayarak erişebileceğiniz) İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2009/257 no’lu ve 9 Mart 2009 tarihli kararıyla ortaya çıktı ki İrticayla Mücadele Eylem Planı ortada yokken, hatta yazıldığı iddia edilen Nisan 2009 tarihinden bile önce Dursun Çiçek’in telefonları dinlenmeye çalışılmış. 2008/1692 soruşturma numaralı dosya kapsamında verilen bu karar gösteriyor ki:

  1. Dursun Çiçek ile ilgili herhangi bir delil yokken 2008 tarihinde bir soruşturma dosyası açılmış bile.
  2. Soruşturma kapsamında Dursun Çiçek’in suçlu olabileceğini gösteren hiçbir delil bulunamamasına rağmen temel özgürlük hakları çiğnenerek telefonları dinlenmeye çalışılmış.
  3. Yapılmaya çalışılan hukuksuzluklar bile düzgün yapılamayarak yanlış Dursun Çiçek takibe alınmış. Mahkeme kararındaki ne telefon doğru ne de adres.

Sonuç olarak buradan da açıkça anlaşıldığı gibi, 2008 yılında Dursun Çiçek hedef olarak seçilmiş ve hakkında herhangi bir delil olmamasına rağmen bir soruşturma açılmış. Hukuki yollardan aleyhte herhangi bir delil bulamayan emniyet ve savcılık hukuk dışı telefon dinlemeleri yapmaya çalışmış. Tüm çabalara rağmen aleyhte hiçbir delil bulunamayınca “delil yaratma” yoluna giderek Dursun Çiçek’in imzası taklit edilmiş. Şu an itibariyle Dursun Çiçek’in tutukluluğu göz önüne alındığında kurulan komplo işe yaramış gibi gözüküyor. İşte Türk hukuku işte Türk adaleti!

KOMPLONUN PARMAK İZLERİ

Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmak VE TÜRK MİLLETİNİN ONA DUYDUĞU GÜVENİ AŞINDIRMAK maksadıyla İstanbul Emniyetinde hazırlanan ve Beşiktaş’taki bazı Yargıçlar tarafından hukuk alet edilerek sahnelenen “Albay Dursun ÇİÇEK’e Yönelik Komplo’nun PARMAK İZLERİ” artık gizlenemiyor. İnsan olmak düşünmek ve sorgulamaktır. Düşünmek ise en kısa tanımı ile sürekli soru sormak ve bu sorulara mantıklı ve bilimsel cevaplar bulmaktır. Aklı ve vicdanı hür bir insanın bu insanlık dışı senaryoya dayalı komplo karşısında yapılan haksızlık ve hukuksuzluklara sessiz kalması düşünülemez. Türk Silahlı Kuvvetlerini hedef alan ve 12 Haziran 2009 tarihinden itibaren icrasına başlanan asimetrik psikolojik harekat aracı haline gelen Taklit İmzalı Sahte İrtica ile Mücadele Eylem Planı hakkında aradan geçen uzun süreden sonra tespit yapmak çok daha kolaylaşmış ve bazı gerçekler iyice netleşmiştir. Türk yargı tarihinde “Albay Dursun ÇİÇEK Vakası” olarak geçen hukuk cinayetinin daha derin yaralar açmadan bir an önce bitirilmesi, aklı ve vicdanı hür her yargıcın ve insanın ortak beklentisidir. Emniyet İstihbarat Personeli tarafından hazırlanan ve hukuk kılıfı içinde yargıçlar alet edilerek icra edilen bu psikolojik harekat operasyonunda, Albay ÇİÇEK hakkındaki kuvvetli suç şüphesi, kuvvetli komplo gerçeğinin altında ezilmiştir. İşte komplonun resmi belge ve delillere dayalı 15 Farklı Parmak İzi….

1. Mart 2009 ayı içinde Sayın Eski Genelkurmay Başkanının Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı bir konuşmada, bazı cemaatlerin son dönemde kazandığı siyasi ve ekonomik güce dikkat çekildi. Daha sonra 08 Nisan 2009 tarihinde bir Cemaat Lideri İnternet’te, sahte planın içeriği hakkında ipuçları veren ve HAZIRLANAN KOMPLONUN UYGULANMASI İÇİN DÜĞMEYE BASAN bir açıklama yaptı. 04 Haziran 2009 tarihinde taklit imzalı sahte planın fotokopisinin Av. Serdar ÖZTÜRK’ün bürosunda bulunduğu iddia edildi. Taklit imzalı sahte planın fotokopisi hakkında yasal işlem başlatılması yerine Soruşturma Savcısının hukuki sorumluluğundaki soruşturma dosyasından alınarak, bir gazeteye servis edilmesi, 12 Haziran 2009 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlanması ve Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik asimetrik psikolojik harekatın başlaması sağlandı. Bir parti ile adı geçen cemaat aynı safta, orduya ve yargıya karşı sindirme ve yıpratma operasyonu yapmaya zorlandı. Taklit imzalı sahte plan; Ordu ve Yargı ile Mücadele Eylem Planı, TSK ve onun mensuplarına yönelik komplo planı, cemaati ve irticayı koruma ve kollama planı olarak icra edilmeye başlandı. 20 Temmuz 2009 tarihinde bir kısım medyada Erzincan Hikayeleri yayınlandı. Erzincan’da Ordu Komutanı suçlandı ve Cumhuriyet Başsavcısı tutuklandı. İşte sahte planın üzerinde hiçbir tarih olmamasına rağmen, neden Nisan 2009 tarihinde hazırlandığının iddia edilmesinin gerekçesi burada yatıyor.

2. Yüksek Askeri Şura sürecinde yaşanan krize yönelik çeşitli değerlendirmeler yapıldı. Medyada, “Genelkurmay Başkanlığı İnternet Andıcı” olarak ifade edilen çalışmadan kamuoyunun bilgisi, yine faili meçhul bir ihbar mektubu nedeniyle Ekim 2009 ayı içinde oldu. Genelkurmay Başkanlığı Kasım 2009’da yaptığı resmi açıklamada; “İnternet sitelerinin başta Milli Güvenlik Kurulu olmak üzere, ilgili devlet kademelerinde alınan kararlar kapsamında TSK’ya verilen görevler nedeniyle 1999 yılından itibaren kurulduğunu” kamuoyu ile paylaştı. Açıklamada, TSK’nın; terör, bölücü ve irtica tehdit unsurlarını izlemek üzere kurulan ve işletilen İnternet Siteleri olduğu vurgulandı. Yasal çerçevede kurulan söz konusu sitelerin, bir parti veya cemaat ile ilgisinin olmadığı ifade edildi. Bu resmi açıklamaya rağmen, konunun 10 ay sonra, tam da YAŞ sürecinde bazı komutanları hedef alacak şekilde, bir kısım medya tarafından iftira ve yargısız infaz boyutunda tekrar gündeme taşınması ve bu hukuksuzluğa Soruşturma Savcısı Zekariya ÖZ’ün destek vermesi, tarafsız ve bağımsız olması gereken Türk Yargısı adına düşündürücüdür. İşte hukukun siyasi maksatlarla, hukuksuzluk ve yargısız infaz aracı, bir komplo ve tertip yöntemi olarak kullanılması konusunda bilinen en açık örnek. Bu eylem Beşiktaş’taki kadrolarını korumak için Adalet Bakanının özel gayret gösterdiği bilinen Yargıçların açıkça siyasi amaçlarla, orduyu ve yargıyı yıpratmak ve şekillendirmek için kullanılması değil midir? Çoğu görevde olan 102 Subayın yakalama kararı ile devam eden bu operasyonun, bir asimetrik psikolojik harekat olduğu açıkça ortaya çıkmışken, bu girişimi bir komplo ve yargısız infaz olarak görmeyen bağımsız ve tarafsız bir hukuk adamı ve hatta bir insan olabilir mi?  Bu planlı bir tutuklama mühendisliği değil mi?

3. Soruşturma Savcısı tarafından İstanbul Merkez Komutanlığına gönderilen 15. 06.2009 Tarihli Yazıda; Albay ÇİÇEK tarafından hiç tanınmayan, irtibatı ve telefon görüşmesi bile olmayan bir avukatın bürosunda 04.06.2009 tarihinde yapılan bir aramada üç maddelik yazının bir fotokopisinin bulunduğu ileri sürüldü. Albay ÇİÇEK söz konusu fotokopi plan hakkında 17.06.2009 tarihinde Beşiktaş Adliyesine ifade vermeye davet edildi. Aynı yazıdan sadece 9 gün sonra yine Soruşturma Savcılığı tarafından gönderilen 24.06.2009 Tarihli İkinci Yazıda ise Albay ÇİÇEK bu kez; “Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında şüpheli sıfatıyla ifade vermeye” çağrıldı. Bu kısa süre içinde ortada hiçbir delil yokken, aynı zamanda Başkomutanlık Karargahı olan Genelkurmay Başkanlığı Karargahında Şube Müdürü olarak görev yapan bir Albayın terör örgütü üyesi haline getirilmesi bir hukuk cinayetidir. Bu kısa sürede bir Kurmay Albayın, ortada hiçbir deli yokken terör örgüt üyeliği gibi ağır bir iddia ile suçlanması hukuk ve insanlıkla açıklanamaz. Bahse konu ifadeye davet yazılarına farklı Soruşturma Numarası verilmesi ve ilk yazıya bir yıl önce başlanan bir soruşturma numarasının verilmesi, hazırlanan komplonun önemli bir emaresidir. Daha 15.06.2009 tarihinde, bir avukatın bürosunda bulunduğu iddia edilen sahte planın bir fotokopisi dışında hiçbir delil ve iddia yokken, Albay ÇİÇEK’in aylar önce başlatılan Ergenekon Terör Örgütü Soruşturması kapsamında bir tuzağa düşürülmek istenmesi, bahse konu soruşturmaya verilen 2008/1756 numarası ile açıkça ortaya konmuştur. Bu işlemde hukuk ve adalet değil, tertip ve komplo gerçeği vardır.

4. Genelkurmay Askeri Savcılığının 17.06.2009 tarihinde Beşiktaş’a gönderilen, Albay ÇİÇEK dahil bazı Genelkurmay Başkanlığı personeli ifade tutanaklarının ve bazı belgelerin, Soruşturma Savcısı tarafından derhal 19.06.2009 tarihinde, 2008/1756 Soruşturma Numarası verilerek, bir yazı ekinde aynen İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne gönderilmesi, gerekli araştırmalar yapılarak soruşturma kapsamında değerlendirilmesinin talep edilmesi yasal bir işlem değildir. Albay ÇİÇEK’in henüz ifadeye bile çağrılmadığı bir dönemde aynı yazıya; “İVEDİ -TUTUKLU İş” kaydı notunun düşülmesi hazırlanan senaryonun diğer somut belgesidir. Daha sonraki dönemde bahse konu ifadelerde yer alan bilgiler kullanılarak 29.06.2009 tarihinde Albay ÇİÇEK hakkındaki bir ihbarın Ergenekon Kod Adıyla İstanbul Emniyet Müdürlüğüne gönderilmesi ve söz konusu ihbarcının hiç araştırılmaması, Soruşturma Savcısı ile kimliği tespit edilmek istenmeyen faili meçhul ihbarcı arasındaki iletişim ve işbirliğini ortaya koymaktadır. İlk kez 30.06.2009 tarihinde Beşiktaş’ta ifade veren Albay ÇİÇEK hiç bir delil olmadan, sorguda hiç bahsi geçmeyen bir terör örgütü üyeliği gerekçe gösterilerek ve yasalar hiçe sayılarak aynı gün tutuklandı. Ancak Soruşturma Savcısının daha 19.06.2009 tarihinde, yani Albay ÇİÇEK’in tutuklandığı tarihten 11 gün önce “İVEDİ- TUTUKLU İŞ” Kaydı ile yazışmalara not düşmesi kurulan komplonun ve yapılan yargısız infazın açık delilidir. Soruşturma Savcısının işbirliği içinde olduğu komplo planına göre 15.06.2009 tarihinde yazılan bir yazı ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına ifade için davet edilen Albay ÇİÇEK’in yerine, Genelkurmay Askeri Savcısı gitmiş ve Albay ÇİÇEK’in ifade için, Genelkurmay Askeri Savcılığı tarafından açılan soruşturmanın tamamlanmasından sonra çağrılması kararı alınmıştır. Şayet bu gecikme olmasaydı, zaten 17.06.2009 tarihinde sahte plan hakkında bilgisine başvurulmak üzere çağrılan Albay ÇİÇEK tutuklanacağı için, böylece 19.06.2009 tarihli yazının bu komplo boyutu da ortaya çıkmamış olacaktı.

5. Taklit imzalı sahte planın bir fotokopisinin, yapılan aramada Avukat Serdar ÖZTÜRK’ün bürosunda ele geçirilmesi neticesinde, yani 04.06.2009 tarihinden sonraki bir tarihte Albay ÇİÇEK hakkındaki soruşturmanın başlatıldığı, Savcı Zekariya ÖZ tarafından 15.07.2010 Tarihli Yazı ile Mahkemeye bildirilmiştir. Bu tarihten bir gün sonra 16.06.2009 Tarihinde Albay ÇİÇEK hakkında İletişimin Dinlenmesi Kararının alındığı öğrenilmiştir. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünün talebi üzerine 3 ay için alınan bahse konu karar, yine aynı şubenin yazılı talebi ile 15.09.2009 Tarihinde üç ay ve 15.12.2009 tarihinde ise bir ay olmak üzere ikinci kez 16.01.2010 tarihine kadar uzatıldığı tespit edilmiştir. Bu hukuki ve fiili gerçeğe rağmen, 09.03.2009 tarihinde, telefon ve adres bilgileri farklı bir başka Dursun ÇİÇEK için ağır suçlamalarla dinleme kararı alındığı tespit edilmiştir. Aynı kişi hakkında alınan karar 08.06.2009 tarihinde 3 AY UZATILMIŞTIR. Erzincan’da olduğu gibi, adı yine Dursun ÇİÇEK olan ve Yenimahalle/Ankara adresi ve telefon bilgileri dinleme kararında bulunan bahse konu şahsın telefonları altı ay sure ile, yani 09.09.2009 tarihine kadar dinlenmiştir. Albay ÇİÇEK hakkındaki soruşturmanın 12.06.2009 tarihinde başlatıldığı dikkate alındığında, üç ay önce alınan bu dinleme kararının hukuken ve fiilen; “senaryo ve komplonun İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından icrasına başlandığı tarihin 09.03.2009 olduğu anlamına geldiği açıktır. Gizlilik ihlal edilerek soruşturma safhasında medyaya da yansıyan bu dinleme kararının kim için alındığı, gerekçesi ve sonucu hakkında ayrıntılı bilgi istenmesi mahkemeden talep edilmiştir.

6. İsimsiz ve imzasız ihbarların yasal delil niteliği taşımadığı Yargıtay içtihatları ile sabittir. İhbarda veya şikayette bulunan kişilerin kimlikleri, şikayet tarihleri, yüklenen suçun işlendiği yer ve tarih dahil suçun yasal delilleri mutlaka iddianamede yer almalıdır. Bahse konu unsurları taşımayan iddiaların yasal olarak işlem görmesi ve hukuki bir sonuç doğurması mümkün değildir. Cumhuriyet Savcısı gibi değil, Senaryo Savcısı gibi çalışan Soruşturma Savcısı ile işbirliği içinde olduğu ve soruşturma dosyasından beslendiği açıkça ortaya çıkan, üzerindeki elbiseyi subay üniforması sanan istihbaratçılar tarafından hazırlandığı tespit edilen, taklit imzalı sahte plan ve faili meçhul ihbarlar, HUKUKEN GEÇERLİ BİR DELİL değildir. Yaklaşık 200 kişi hakkında ayrıntılı istihbarat bilgilerini ve iftiraları içeren ihbarları gerçek bir kişinin hazırlama ve bizzat Soruşturma Savcısına ulaştırma olasılığı var mıdır?

7. TUBİTAK, Jandarma Kriminal, Adli Tıp Kurumu ve Emniyet Kriminalin, BÜTÜN İMZA MUKAYESE RAPORLARINDA; “TAKLİTİ KOLAY (basit tersimli), DEĞİŞKEN (Polimorf), HER BİRİ FARKLI ÖZELLİKLER GÖSTEREN İMZALARIN MUKAYESESİNDEN ELİ ÜRÜNÜ OLDUĞU VE OLMADIĞININ TESPİT EDİLMESİ DOĞRU SONUÇ VERMEZ” denilmektedir. O halde Albay ÇİÇEK’in aynı özellikteki imzası için verilen çelişkili raporlar bu bilimsel gerçeklere aykırı ve şaibelidir. Yasa hükümlerine aykırı olacak şekilde, Mahkemenin onayı ve bilgisi olmadan şaibeli olarak seçilen ve uzmanlığı tartışılan kişiler tarafından, Soruşturma Savcısının bizzat ziyaretinden sonra bir günde hazırlanan imza mukayese raporları yargılamaya esas alınamaz. Fotokopi belge üzerinde ıslak imza incelemesi yapacak kadar uzmanlıktan ve bilimsellikten uzaklaşan Emniyet Kriminal ile Devlet Denetleme Kurulu Raporu ile görev yapamaz ve uzman yetiştiremez duruma getirildiği ortaya çıkan ve bütün baskılara rağmen imza mukayesesine bile 7-4 karar verebilen Adli Tıp kurumundan; yoğun bir siyasi ve medya baskısı altında, bu görev için genel uygulamalara aykırı bir şekilde özel olarak seçilmiş bir kaç kişi tarafından taklit imza için hazırlatılan şüpheli imza mukayese raporları yasal ve güvenilir bir delil midir?

8. Parmak ve avuç içi izi dahil hiç bir elektronik ve dijital iz bırakmadan, hiç bir gerçek tanık şahit olmadan, içerik, üslup ve format olarak çok yetersiz, kendi sorumluluğunda olmayan bir konuda böyle sahte bir planı bir Kurmay Albayın hazırlaması ve altına ıslak imzasını atması hukuken, fiilen ve bilimsel olarak mümkün müdür? Sahte imzanın üçüncü boyutu olan derinliği ve baskı noktaları incelenememiştir. Çünkü incelenen taklit imza yumuşak uçlu ve kalın çizgisi olan keçe uçlu siyah kalemle, hiç bir el hareketi ve kesikliği olmadan, bir makine netliği ve düzgünlüğü ile atılmıştır. Böylece gerçek anlamda bir imza analizinin yapılma ihtimali önlenmiştir. İmza mukayese raporlarındaki çelişkilerin ortadan kaldırılması için gerçek anlamda bir kriminal inceleme yapılmasına, kağıt ve mürekkep yaşının belirlenmesine, bahse konu analizin teknik imkanları ve uzmanlık durumu daha iyi olan ODTÜ, İTÜ ve TUBİTAK gibi kurumlar tarafından yapılmasına hangi yargıç ve vicdanı hür insan hayır diyebilir?

9. Albay ÇİÇEK’in ilk defa 28 Haziran 2010 tarihinde Duruşma Salonunda gördüğü Av. Serdar ÖZTÜRK’e, üzerinde parmak izleri olmadığı tespit edilen taklit imzalı sahte planın bir fotokopisini vermesi, hukuk, akıl ve mantıkla açıklanabilir mi? Sürekli olarak bir arama ve tutuklama kararı bekleyen, bu nedenle bürosunda CD ve taşıyıcı disk kullanımını yasaklayan bir avukatın bürosunda, kendisine komplo kurulmasına destek vermek için 1983-2004 arasındaki 21 yıllık eski gizli evrakları içeren dosyayı Taklit İmzalı Sahte Plana kılıf olacak şekilde masasının üzerinde bırakarak şehir dışına gidebileceğini düşünen bir insan olabilir mi?

10. İddianamede yer alan bilgilere göre, tesadüfen elde edilen delil niteliğinde olan taklit imzalı sahte planın fotokopisi iddianamede yazıldığı gibi, Av. ÖZTÜRK’ün bürosunda yapılan aramada tesadüfen ele geçirildi ise, neden muhafaza altına alınarak C. Savcılığına derhal bildirim yapılmamış ve yasalara göre tutanak tutulmamıştır. Bırakın yasaların amir hükümlerinin gereğinin yapılmasını, sahte plan dosyadan sızdırılarak bir gazeteye servis edilmiş ve yargısız infaz için kullanılmıştır. Bu işlemde asıl suçlu olan kişi, yasaların gereğini yapmayan Soruşturma Savcısı ile o sahte planın fotokopisini gazeteye sızdıran kişi değil midir? İçinde ekleriyle birlikte A-4 kağıda yazılmış tam 16 sayfa yazı bulunan İhbar Mektubunun, yaklaşık 90 gramlık bir zarfın 110 kuruşa Ankara’dan İstanbul’a, doğrudan Zekariya ÖZ’e, PTT ile gönderilmesi mümkün müdür?

11. İddianamede belirtilen tarihlerde Albay ÇİÇEK’in Erzincan’a gitmediği; Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan ve medyaya da yansıyan Saldıray BERK Raporu ve Genelkurmay Karargahına giriş kayıtları, cep telefonuma ait iletişim kayıtları (HTS Kayıtları) baz istasyonu bilgileri ve uçak bilgileri, orduevi kayıtları gibi çok sayıda yasal delillerle kesin olarak tespit edilmesi ve bu durumun Erzurum C. Savcılığı tarafından İstanbul C. Savcılığına resmi bir yazı ile bildirilmesine rağmen, iddianamede yer alan bu yalan ve iftira hala savunulabilir mi?

12. Hiç tanımadığı ve telefonla dahi görüşmediği bazı sanıklarla, Albay ÇİÇEK’in yasal delil olmadan örgüt ilişkisi olduğu iftirası, tek kişilik cunta ve örgüt iddiası hukuken ve fiilen geçerli midir? Bahse konu iddialara ve şaibeli imza mukayese raporlarına rağmen İstanbul 14. ve 9. Ağır Ceza Mahkeme Heyetlerinin Albay ÇİÇEK hakkında delil yetersizliğinden 01.07.2009 ve 13.11.2009 tarihlerinde verdiği tahliye kararları hukuken nasıl açıklanacaktır?

13. İstanbul’dan 1.100 km. mesafede, İskenderun/HATAY’da, 5.000–6.000 Mehmetçiğin görev ve eğitim yaptığı bir birlik olan Deniz Er Eğitim Alay Komutanı olduğu 2003 yılında, kesinlikle hiç bir bilgi ve katkısı olmayan 1. Ordu Komutanlığı Seminerine ve aynı kapsamda yapılan çalışmalara Albay ÇİÇEK’in iştirak etmesi ve destek vermesi fiilen ve hukuken mümkün müdür?

14. Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağlı 1. Ordu Komutanlığında 2003 yılında bir seminer yapılıyor. Bu seminer bahane edilerek suçlananların yarısının Deniz Kuvvetleri Mensubu olması hiç mi şüphe çekmiyor? TAKLİT ISLAK İMZA, BALYOZ, KAFES, POYRAZKÖY, TEĞMENLERE SUİKAST DAHİL BU KOMPLO KOKAN SORUŞTURMALARDA NEDEN DENİZCİLER HEDEF SEÇİLİYOR? HASDAL/İSTANBUL’DAKİ HALEN 15 TUTUKLU SUBAYIN 10’U, YANİ 2/3’Ü DENİZCİ. Böyle tesadüf olur mu? Hazırlanan senaryo ve komploların aynı merkezden planlandığını, sahte planlara yazılan isimlerin maksatlı olarak öncelikle denizcilerden seçildiğini, esas hedefin TSK’yı, onun ülkesine ve milletine canı ve kanı pahasına hizmet dışında başka bir amacı olmayan başarılı personeli olduğunu görmeyen aklı ve vicdanı hür bir yargıç, hatta bir insan olabilir mi?

15. Başta KARADENİZ, EGE ve AKDENİZ olmak üzere MİLLİ ÇIKARLARIN KORUNMASINDA DENİZCİLERİN ÖNCÜ ROLÜ, Milli Gemi Projeleri, E.Oramiral Güven ERKAYA’nın 28 ŞUBAT SÜRECİNDEKİ ETKİNLİĞİ, aynı süreçte Eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı’nın Deniz Kuvvetleri Askeri Mahkemesinde yargılanması ve Kadir Sarmusak Olayı, Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanlığında TEK DENİZCİ ŞUBE MÜDÜRÜNÜN ALBAY ÇİÇEK OLMASI, “Neden Albay Dursun ÇİÇEK” sorusunun açık ve net cevabıdır. İrtica konusunun o dönemde Albay ÇİÇEK’in müdürü olduğu şubenin görevi olmamasına ve bu konunun Havacı bir Albayın Şube Müdürü olduğu 2. Bilgi Destek Şubenin görevi olduğunun açıkça bilinmesine rağmen, taklit imzalı sahte planın altına neden onun isminin yazıldığını ve imzasının taklit edildiğini şüpheye yer kalmayacak şekilde ortaya koyan bu gerçeği kabul etmeyen DÜŞÜNEN BİR İNSAN olabilir mi?

Albay ÇİÇEK hakkında uzun süredir devam eden soruşturmada tespit edilen ve dava dosyasında bulunan lehteki çok sayıda delile rağmen bazı konuların Mahkeme kararı ile tekrar incelenmesi girişimi, maddi gerçeğe ulaşmayı amaçlayan hukuki ihtiyaçtan ziyade, Albay ÇİÇEK’in dava sürecini ve tutukluluk halinin uzatılmasını amaçlayan, anayasal askeri yargı ile adli yargı arasındaki güveni ve işbirliğini temelden sarsan bir karardır. Mahkemenin 31.08.2010 tarihinde aldığı ara karara konu olan ve Albay ÇİÇEK’in 05-14 Aralık 2008 tarihleri arasındaki Kurban Bayramı tatilinde resmi izinli olarak ailesi ile birlikte Azerbaycan’a gerçekleştirdiği özel gezi güzergahında yaptığı telefon görüşmelerinin sorgulanması ve Erzincan iftiralarına bahane yapılması, suç ve delil yaratma çabasından başka hiç bir anlama gelmez. Gezi hakkındaki resmi ve gerçek bilgiler o dönemde Albay ÇİÇEK’in görev yaptığım Genelkurmay Başkanlığı Kayıtları ve Pasaportların incelenmesi ile ortaya çıkmıştır.

Albay ÇİÇEK’in, hakkındaki iftira ve yargısız infazların bitmesi adına, Nisan- Eylül 2010 döneminde, 24 Adet dilekçe ile yaptığı taleplerin toplamı 110’a ulaşmıştır. Kısmen de olsa mahkeme kararı ile işlem yapılmasına başlanan talep sayısı sadece 11’dir. Bu sayı toplam taleplerin ancak % 10’dur. Aynı süreçte 13’ü Tahliye Talebi’nin reddedilmesi olmak üzere toplam 21 talep, yani toplam talebin % 20’si kabul edilmemiştir. Geri kalan toplam 77 talep hakkında ise bugüne kadar hiç bir işlem yapılmamış veya daha sonra işlem yapılması kararı alınmıştır. Yani işlem yapılmayan talep sayısı toplam talebin % 70’dir. Kutsal Savunma Hakkı” bu kadar ihlal edilirken, Soruşturma Savcısının suç ve delil yaratma gayretlerine destek verme ve tutukluluk süresini uzatma dışında hiç bir amaca hizmet etmeyen, çoğu soruşturma dosyasında mevcut bilgi ve delilleri içeren 60’dan fazla talebine derhal işlem yapılması için Mahkeme Kararı alınmıştır. Savunmanın taleplerinin sadece % 10 hakkında işlem yapma kararı alan bir mahkemenin, İddia Makamı vasıtasıyla Soruşturma Savcısının 60 talebinin tamamı hakkında işlem yapılması için süratle karar alması Mahkemenin İddia Makamı ve Savunma arasında durduğu noktayı açıkça ortaya koymakta, tarafsızlığını ve bağımsızlığını yitirdiğini tespit ve tescil etmektedir. Bahse konu talepleri hakkında yapılan işlemler, hukuk ve insanlık adına acı bir gerçeği, Mahkemenin, kutsal savunma hakkını hiçe saydığı, iddia makamının icra organı haline geldiği gerçeğini net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ve Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi AVCI; “Haliç’te Yaşayan Simonlar; Dün devlet, bugün Cemaat” adlı kitabında; “Cemaat devlet kurumlarını ele geçirdi ve bu kurumların başında Sorumlu İmamlar var. Gündemdeki soruşturmalar bu cemaatin devlet içindeki elemanları vasıtasıyla yürüttüğü örgütsel bir faaliyettir. Karşımızdaki kişiler polis, hakim ve savcı değil, örgütün elemanıdır. Devletin hukukunu değil, cemaatin talimatını yerine getirmektedir. Ben ihbar ediyorum. İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesinde kayıtlı olmayan, cemaatin kendisine ait özel dinleme ve izleme aletleri var. Emniyet Müdürleri ve Valiler bilsinler ki, emrindeki polislerin bir kısmı kendilerinin değil, cemaat imamını amir olarak kabul ediyor. Bazı operasyonlar, bu cemaat imamlarının talimatlarına göre, cemaat yanlısı polisler ve savcılar tarafından yapılıyor. Emniyet Teşkilatı, Teşkilatın İmamı olarak bilinen, ÖMER Kod adlı, Osman Hilmi ÖZDİL tarafından yönetiliyor. Cemaat yapacakları ve planları için, Emniyet İstihbarat Dairesi ve KOM Dairesini elinden bırakmak istemiyor. ” şeklinde somut ve delillere dayalı ihbarlarda bulunuyor. Yani ihbar alışıldığı gibi faili meçhul değil. Resmen yılladır devlete hizmet eden, halen bir ilimizin Emniyet Müdürü olan tecrübeli bir istihbarat uzmanı tarafından yapılıyor. Cemaatin imamı istedi diye masum insanları dört duvar arasına mahkum etmek insanlık suçudur.

Aynı kitapta Erzincan iftiraları konusunda; “Albay Dursun ÇİÇEK hakkında bilgi toplayan emniyetteki cemaat mensupları, her zaman bilgisayar üzerinden sorgulama yapabildikleri Erzincan’daki otel kayıtlarından, Konak Mazlum Otel’de kalan Dursun ÇİÇEK isimli bir kişiyi tespit ederek, hatta gizli tanıklarla bu senaryoyu geliştirerek iddianameye dahil ettiler. Ama sonra bu kişinin Albay Dursun ÇİÇEK değil, aynı isimde bir başkası olduğu ortaya çıktı. Bu davadaki gariplikler bu kitaba sığmayacak kadar karışık ve kapsamlıdır. şeklindeki ifadeler komplonun gerçek boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. Söz konusu kitaptaki; “Tarafsız hakim ve savcılar hukuka göre davranırken cemaatin emrindekiler imamın talimatına göre karar veriyor. Cemaatin istediği adamı tutuklamayan veya tahliye eden hakim ve savcılar haksız itham ve suçlamalarla linç ediliyor ve görev yapamaz hale getiriliyor” ifadeleri ile devam eden açıklamalar yaşanan komplo sürecini açıkça ortaya koymaktadır. “ Bence olaylar tam olarak şu şekilde gelişiyor. Daha önceden temin edilmiş, muhtelif elemanlar vasıtasıyla toplanmış askeri evraklar önceden cemaatin imamları tarafından inceleniyor. Sonra cemaatin mensubu polis ve savcılar planlama yapıyor ve belirlenen kişiler hakkında bilgi toplanıyor.  Hazırlanan operasyon planına göre bu belge ve bilgiler bulunması gereken yerlere gizlice yerleştiriliyor veya meçhul kişiler tarafından gönderilmiş gibi sahte ihbarlar yapılıyor. Bir kısım basında bunların yargısız infazları yapılıyor. En sonunda bu belgeler savcılıklara teslim edilince hukuki hale gelmiş oluyor. Kurumlar ve kişiler hatalı davranırsa hukuk onların yanlışlarını bulur ve düzeltir. Ama adalet bozulursa onu kim düzeltecek? Türkiye’de adalet çürüyor ve yok ediliyor. Bu durumdan herkes, en fazla bugün bu duruma yol açanlar zarar görecek. Böyle giderse iş adaletten çıkacak ve insanlar silaha sarılacak. İnsanların hayatları ve şerefleri ile bu kadar oynanırsa, onlara en yakışıksız isnatlarda bulunulursa, hayatta onurlarından başka kaybedecekleri olmayanlar, kendilerine atılan lekeyi temizlemek için her şeyi yaparlar.  Bu duruma çok da uzakta değiliz.” şeklinde açıklamalarına devam eden AVCI, komplonun parmak izlerini açıkça ifade ederek gerçeklere ve herkese tercüman olmuyor mu?

Soruşturma Savcısı tarafından korunan ve soruşturma dosyasından beslendiği kesinleşen ihbarcının insanlık dışı iftiraları gerekçe gösterilerek Albay ÇİÇEK’in kişilik haklarına saldırılmış, kendisi terör örgütlerine, bazı ideolojik kişi ve gruplara hedef gösterilmiştir. İşte bu hukuk ihlalleri nedeniyle can güvenliği ve yaşama hürriyeti tehdit edilmiş, hakkında ilgili Kamu Makamları tarafından 03 Kasım 2009 tarihinde koruma kararı alınmıştır. Faili meçhul sözde ihbarcı korunurken, tespit edilmesi ve cezalandırılması için Savcılar tarafından hiç bir işlem yapılmazken, Albay ÇİÇEK’in üç kez tutuklanması ve aylardır tutuklu yargılanarak mağdur edilmesi bir hukuk cinayetidir. Sonuçta bu ülkeye canı ve kanı pahasına yıllarca hizmet eden onurlu ve şahsiyetli kişiler tutuklanırken, faili meçhul ihbarcı, Soruşturma Savcısından teşvik ve destek görmektedir. Savcının görevi masum insanların tutuklanması için hukuku, yapılan hukuksuzluklara alet etmek midir? Faili meçhul ihbarcıları, iftiralarının altına ismini yazmaktan korkan hainleri teşvik etmek ve onlarla işbirliği yapmak bir hukuk adamına, hatta bir insana yakışır mı?

Temel hukukta; “Masum bir insanın bir gün bile tutuklu kalması, suçlu olan on binlerin sokakta dolaşmasından daha hukuk ve vicdan dışıdır.Faili meçhul ihbarların ve iftiraların, emniyet istihbarat birimleri tarafından hazırlandığı artık üst düzey emniyet personeli tarafından itiraf edilmeye başlanmıştır. Biraz inancı, vicdanı ve insani duyguları olanların pişmanlıkları ve itirafları devam edecek ve yaşanan komplo süreci kısa sürede aydınlanacaktır. İhbarcı ile işbirliği içinde, Senaryo Savcısı gibi faaliyet gösteren Soruşturma Savcısı tarafından iddianamede ileri sürülen ve hukuken geçersiz olan deliller, yüklenen suçun Albay ÇİÇEK tarafından işlenmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu gelişmelere ve somut parmak izlerine bakıldığında, ortada komplo ve senaryo yok, her şey gerçek diyen ve milletin gözü önünde işlenen hukuk cinayetini göremeyen bir yaratık olabilir mi?


Albay ÇİÇEK hakkındaki benzer onlarca soruya evet cevabı verecek aklı ve vicdanı hür bir YARATIK VARSA; O MASUM İNSAN her türlü cezaya razıdır. Ama, böyle BİR İNSAN YOKSA, “Masum olduğum halde neden hala aylardır tutukluyum, benden ne yapmam bekleniyor, onur intiharı mı, ölüm orucu mu, canımdan çok sevdiğim milletime ve devletime isyan etmem mi, her şeyimi borçlu olduğuma inandığım Türk Silahlı Kuvvetlerine hakaret ve iftira etmem mi, diye sormak, aklı ve vicdanı hür insanlardan cevap beklemek onun en doğal hakkı değil mi? İddianamedeki bilgiler dikkate alındığında, Ceza hukukunda, “şüpheden sanık yararlanır”.  Albay ÇİÇEK hakkındaki iddialara yönelik hukuki ve bilimsel gerçekler mahkemeye ayrıntılı olarak sunulmuşken, ortada hiç bir yasal delil yokken ve geçmiş dönemde hakkında verilen “Tahliye Kararları” ile hukuki ve vicdani gerçekler açıkça ortaya konmuşken, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa ve CMK hükümlerine aykırı olan, Albay ÇİÇEK’in şahsına ve ailesine telafisi mümkün olmayacak derecede maddi ve manevi olarak zarar veren Tutuklu Yargılanma Kararı”, hukuki, fiili ve insani gerekçelerden yoksundur.

Faili meçhul suçlamalara, bir kısım medyaya sızdırılan sahte belge ve gerçek dışı bilgilere, başta TSK ve Yargı olmak üzere bazı kişi ve kurumları hedef alan bilinçli iftira, karalama ve sindirme kampanyalarına rağmen, hala komplo gerçeğinin parmak izlerini göremeyen aklı ve vicdanı hür insanlar varsa geçmiş olsun. Evrak ve belge niteliği olmayan, tarihi ve gönderildiği makamı içermeyen, kapsam, üslup ve format olarak yetersiz sahte ve taklit imzalı olduğu yasal delillerle kesinleşen, üç maddelik taklit imzalı sahte bir plan ile;cebir ve şiddet kullanarak TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİNİ ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs” suçunu işlemek hukuki ve fiili olarak mümkün değildir. Tek kişilik bir cunta veya örgüt olamaz. Türk Yargı tarihine “ALBAY DURSUN ÇİÇEK VAKASI” olarak geçen bu hukuk cinayetinin daha fazla tahribat yapmadan bitirilmesi, dürüst yargı ve adaletin gereğinin bir an önce yapılması, düşünen, sorgulayan ve gerçeğin peşinde olan her aklı ve vicdanı hür insanın ortak talebidir.

Dursun Çiçek: Meçhul İhbarcı Subay mı, Belgeyi Taraf’a Sızdıran Polis mi?

Savcılık iddianamelerini kesin doğru olarak kabul eden ve bu yönde yayın yapan medyanın bu yaptığı hukuk bilmezlik değil; medya yine “yargısız infaz”ın tanımını yapıyor. Bugün askeri savcılık, Dursun Çiçek suçsuzdur diye iddianame hazırlamış olsaydı askeri savcı ve mahkemeleri bağımsız olmamakla suçlayacak olan yandaş medya, bir askeri savcı, kendi görüşleri doğrultusunda bu iddianameyi hazırladığı zaman manşetlere “Dursun Çiçek suçlu” başlığını atmaya çekinmiyor. Önümüzdeki hafta Askeri Mahkeme’de başlayacak duruşmalarda mahkeme, Dursun Çiçek’in suçsuz olduğuna hükmederse de medyanın bu haberi “atlayacağını” veya mahkeme heyetinin bağımsızlığını sorgulayacağını tahmin etmek zor değil.

Askeri savcılık iddianamesine gelince, bu iddianame ile ilgili detaylı incelemeyi önümüzdeki günlerde burada yayınlayacağız. Ancak savcılığın Dursun Çiçek’in Erzincan’a gitmediğini belirtilirken, Orgeneral Saldıray Berk ve İlhan Cihaner’i mağdur olarak iddianamede yer vermesinin hiçbir hukuki açıklaması olamaz. Ayrıca 2009 tarihinde hazırlandığı iddia edilen bir belgenin 2007 tarihi YAŞ kararları nedeniyle hazırlandığını ve “tespit edilemeyen bir şekilde” sızdırıldığını ve yayınlatıldığını iddia etmek de askeri savcılığın bu iddianameyi ne kadar özenle hazırladığının göstergesi. Askeri Savcılığın hazırladığı bu iddianameyi ciddiye alırsak iki seçenek kalıyor, Dursun Çiçek ya belgeyi postayla savcılara gönderen meçhul ihbarcı subay, ya da İlker Başbuğ’un bahsettiği, belgeyi Taraf gazetesine sızdıran polis. Bu sorunun cevabını size bırakıyoruz.

Asıl Psikolojik Harekatı Kim Yapıyor?

8 Temmuz 2010 tarihli Taraf gazetesinde Emrullah Uslu tarafından kaleme alınan “Çiçek ve Başbuğ’un Psikolojik Harekat Hamleleri” başlıklı yazı gazetenin ve Uslu’nun olayları nasıl çarptırdığını bir kez daha gösterdi. Yazıdaki iddiaların aksine Dursun Çiçek’ın savunmasında Psikolojik Harekat (PH) teknikleri kullanmak gibi bir amacı olmamıştır.

Şırnak’ın Cudi Dağı’nda 15 ay boyunca  terrorist organizasyona karşı mücadele etmiş bir subayın terrorist organizasyona üye olmak suçuyla yargılanması üzerine duygulanmasını PH faaliyeti olarak görmek ve gazetede bunu bu şekilde yazmak Uslu’nun olayları objektif değerlendirememesinin ötesinde insani duygularını da kaybettiğini gösteriyor.  CNC makinesinin getirilmesinin amacı da kamuoyunu etkileme girişimi değil, mahkeme heyetine imzanın günümüz teknolojik imkanlarıyla ne kadar kolay taklit edilebildiğinin göstermektir.

Uslu yazısında grafoloji uzmanı Dr. Joe B. Alexander ile görüştüğünü ve kendisinin elde kıyaslama imkanı veren birden çok örnek varsa bir imzanın makineyle atılıp atılmadığının bulunabileceğini söylüyor. Eksik bilgiler verilerek uzmanları yanıltmak ve bunu kendi görüşlerini desteklemek için kullanmak “yandaş” basının çok sıklıkla kullandığı bir yöntem oldu artık. Bugün Dr. Alexander’a ben de ulaştım, Uslu’nun sorduğu sorunun aynısını sorduğumda verdiği yanıt bazı durumlarda çok sayıda örnek imza bile olsa imzanın makineyle atılıp atılmadığının anlaşılamayabileceği oldu. Bunun üzerine Uslu’nun bilmediği veya muhtemelen bilmesine rağmen Dr. Alexander ile paylaşmadığı iki ek bilgiyi daha kendisine verdim. Bunlardan ilki incelemeye konun imzanın keçeli uçlu kalemle atıldığı, diğeri ise karşılaştırmada kullanılan imzaların hiç birinin keçeli uçlu kalemle atılmamış olduğu. Bu yeni bilgilerin ışığında Dr. Alexander bu durumda sağlıklı analizin yapılamayacağını belirtti.

Uslu’nun diğer bir iddiası Dursun Çiçek’in savunmasında Genel Kurmay’da irticaya ilişkin PH faaliyetleri yokmuş gibi bir algı yarattığı, bunun için gri propaganda yöntemleri kullandığı. Gerek savcılıkta gerekse mahkemedeki savunmasında Dursun Çiçek kendi şubesi olmayan 2. Bilgi Destek Şubesi’nin görevleri arasında irticayla mücadele olduğu, bu şubenin irtica.org web sitesini yönettiğini belirtti. Bu konuda da Uslu gerçekleri çarptırıyor ve TSK’ya karşı uygulanan asimetrik psikolojik harekatın başrol oyuncularından olduğunu bir kez daha gösteriyor. Bu arada Emrullah Uslu’yu tanımayan kişiler buraya, buraya, burayaburaya ve buraya tıklayarak hakkındaki iddiaları okuyabilir. Kendisi yıllaca memurluk kanununa aykırı bir şekilde ABD’de kalmış, memuriyeti sırasında ek işler yapmış, sonunda geçtiğimiz sene Emniyet’ten istifa etmiştir. Şu anda Yeditepe Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Uslu yaz döneminde ABD’de bir üniversitede ders veriyor.

İmza Değiştirme Meselesi

Gerek internet sitelerinde haberlere yapılan yorumlarda vatandaş tarafından, gerekse 2 Temmuz 2010’da Dursun Çiçek’in çapraz sorgusu sırasında savcılar tarafından sorulan, irdelenen ilk konu imza değişikliği olayı. Şimdi bu konuyla ilgili bilgileri ve imza değişikliğinin üzerinde neden bu kadar durulmaması gerektiğini buradan açıklayalım.

  1. Öncelikle imza değiştirmek yasal olarak suç değil. Herhangi bir vatandaş istediği zaman istediği gibi imzasını değiştirebilir. Burada zaten imza değişikliğiyle yasal bir suç işlenmediğini değil; bunun kötü herhangi bir niyetinin olmadığını açıklayacağız.
  2. Dursun Çiçek’in yeni imzasını ilk attığı yer 12 Haziran 2009 tarihinde Taraf gazetesinin İrticayla Mücadele Eylem Planı’nı yayınlamasının ardından Askeri Savcılık tarafından başlatılan soruşturma kapsamında verdiği ifade tutanağı. (Tutanağa erişmek için buraya tıklayın.) Bu tutanakta da görüleceği gibi, imzasını atmadan önce söylediklerine bir bakalım. (Unutmayın ki soruşturma kapsamında önce bu sözleri sarfedildi, daha sonra tutanağın altına imza atıldı.) Tutanaktan aynen kopyalıyorum: “… belgenin altında benim olduğu iddia edilen imzayı da inceledim. Kesinlikle benim olmadığını ifade etmek istiyorum. Ancak muhtemelen bakılarak taklit edildiği kanaatindeyim. Benim mevcut imzalarımla ve tatbiki imzalarımla karşılaştırılabilir.” Şimdi burdaki ifadesinde bakarsak bakılarak taklit edildiği kanaatindeyim demesiyle şekilsel olarak belgedeki imzaya benzer imzalarının olduğunu kabul ediyor. Ayrıca mevcut imzalarımla ve tatbiki imzalarımla karşılastırılabilir ifadesiyle de zaten bu imzanın karşılaştırmalarda o ana dek attığı imzalarıyla karşılaştırılacağını bildiğini anlıyoruz. Dolayısıyla yapılan imza değişikliğinin kötü niyetli, savcıları yanıltmaya yönelik olmadığı çok açık.
  3. Peki yine de Dursun Çiçek imzasını neden değiştirdi? Bu sorunun yanıtı da çok açık. Kendinizi Dursun Çiçek’in yerine koyun. İmzanız birilerinin eline geçmiş ve taklit edilmiş. Bu sebeple bir anda ülkenin gündemine oturmuşsunuz. Tüm televizyonlarda imzanız günde onlarca kez gösteriliyor. Bu durumda kendinizi korumak için imzanızı değiştirmez misiniz? Veya bu içgüdüyle imzasını değiştirdiği için başka birini suçlayabilir misiniz?
  4. Bu konuda son bir nokta yine sivil savcıların niyetlerine, duruşlarına dair. İlk kez askeri savcılık soruşturmasında atılan bu imza, soruşturma dosyası sivil savcıların eline geçer geçmez, sivil savcıların bu dosya içeriğini basına servis etmesi üzerine, yine basına düşüyor.  “Soruşturmanın gizliliği”ni gerekçe göstererek soruşturma dosyasını Dursun Çiçek’e vermeyen savcıların dosya içindeki belgeleri basına servis ediyor olması kurgulanan oyunları göstermesi açısından da önemli.
  5. İmzası tüm Türkiye tarafından artık bilindiği için imzasını değiştiren Dursun Çiçek, savcıların yeni imzasını da basına vermesi üzerine yeni tekniklere başvurarak (yeşil kalem kullanmak, imzanın yanına tarih atmak gibi) hala kendisini üretilebilecek yeni sahte planlara karşı korumaya çalışıyor.