KOMPLONUN PARMAK İZLERİ

Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmak VE TÜRK MİLLETİNİN ONA DUYDUĞU GÜVENİ AŞINDIRMAK maksadıyla İstanbul Emniyetinde hazırlanan ve Beşiktaş’taki bazı Yargıçlar tarafından hukuk alet edilerek sahnelenen “Albay Dursun ÇİÇEK’e Yönelik Komplo’nun PARMAK İZLERİ” artık gizlenemiyor. İnsan olmak düşünmek ve sorgulamaktır. Düşünmek ise en kısa tanımı ile sürekli soru sormak ve bu sorulara mantıklı ve bilimsel cevaplar bulmaktır. Aklı ve vicdanı hür bir insanın bu insanlık dışı senaryoya dayalı komplo karşısında yapılan haksızlık ve hukuksuzluklara sessiz kalması düşünülemez. Türk Silahlı Kuvvetlerini hedef alan ve 12 Haziran 2009 tarihinden itibaren icrasına başlanan asimetrik psikolojik harekat aracı haline gelen Taklit İmzalı Sahte İrtica ile Mücadele Eylem Planı hakkında aradan geçen uzun süreden sonra tespit yapmak çok daha kolaylaşmış ve bazı gerçekler iyice netleşmiştir. Türk yargı tarihinde “Albay Dursun ÇİÇEK Vakası” olarak geçen hukuk cinayetinin daha derin yaralar açmadan bir an önce bitirilmesi, aklı ve vicdanı hür her yargıcın ve insanın ortak beklentisidir. Emniyet İstihbarat Personeli tarafından hazırlanan ve hukuk kılıfı içinde yargıçlar alet edilerek icra edilen bu psikolojik harekat operasyonunda, Albay ÇİÇEK hakkındaki kuvvetli suç şüphesi, kuvvetli komplo gerçeğinin altında ezilmiştir. İşte komplonun resmi belge ve delillere dayalı 15 Farklı Parmak İzi….

1. Mart 2009 ayı içinde Sayın Eski Genelkurmay Başkanının Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı bir konuşmada, bazı cemaatlerin son dönemde kazandığı siyasi ve ekonomik güce dikkat çekildi. Daha sonra 08 Nisan 2009 tarihinde bir Cemaat Lideri İnternet’te, sahte planın içeriği hakkında ipuçları veren ve HAZIRLANAN KOMPLONUN UYGULANMASI İÇİN DÜĞMEYE BASAN bir açıklama yaptı. 04 Haziran 2009 tarihinde taklit imzalı sahte planın fotokopisinin Av. Serdar ÖZTÜRK’ün bürosunda bulunduğu iddia edildi. Taklit imzalı sahte planın fotokopisi hakkında yasal işlem başlatılması yerine Soruşturma Savcısının hukuki sorumluluğundaki soruşturma dosyasından alınarak, bir gazeteye servis edilmesi, 12 Haziran 2009 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlanması ve Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik asimetrik psikolojik harekatın başlaması sağlandı. Bir parti ile adı geçen cemaat aynı safta, orduya ve yargıya karşı sindirme ve yıpratma operasyonu yapmaya zorlandı. Taklit imzalı sahte plan; Ordu ve Yargı ile Mücadele Eylem Planı, TSK ve onun mensuplarına yönelik komplo planı, cemaati ve irticayı koruma ve kollama planı olarak icra edilmeye başlandı. 20 Temmuz 2009 tarihinde bir kısım medyada Erzincan Hikayeleri yayınlandı. Erzincan’da Ordu Komutanı suçlandı ve Cumhuriyet Başsavcısı tutuklandı. İşte sahte planın üzerinde hiçbir tarih olmamasına rağmen, neden Nisan 2009 tarihinde hazırlandığının iddia edilmesinin gerekçesi burada yatıyor.

2. Yüksek Askeri Şura sürecinde yaşanan krize yönelik çeşitli değerlendirmeler yapıldı. Medyada, “Genelkurmay Başkanlığı İnternet Andıcı” olarak ifade edilen çalışmadan kamuoyunun bilgisi, yine faili meçhul bir ihbar mektubu nedeniyle Ekim 2009 ayı içinde oldu. Genelkurmay Başkanlığı Kasım 2009’da yaptığı resmi açıklamada; “İnternet sitelerinin başta Milli Güvenlik Kurulu olmak üzere, ilgili devlet kademelerinde alınan kararlar kapsamında TSK’ya verilen görevler nedeniyle 1999 yılından itibaren kurulduğunu” kamuoyu ile paylaştı. Açıklamada, TSK’nın; terör, bölücü ve irtica tehdit unsurlarını izlemek üzere kurulan ve işletilen İnternet Siteleri olduğu vurgulandı. Yasal çerçevede kurulan söz konusu sitelerin, bir parti veya cemaat ile ilgisinin olmadığı ifade edildi. Bu resmi açıklamaya rağmen, konunun 10 ay sonra, tam da YAŞ sürecinde bazı komutanları hedef alacak şekilde, bir kısım medya tarafından iftira ve yargısız infaz boyutunda tekrar gündeme taşınması ve bu hukuksuzluğa Soruşturma Savcısı Zekariya ÖZ’ün destek vermesi, tarafsız ve bağımsız olması gereken Türk Yargısı adına düşündürücüdür. İşte hukukun siyasi maksatlarla, hukuksuzluk ve yargısız infaz aracı, bir komplo ve tertip yöntemi olarak kullanılması konusunda bilinen en açık örnek. Bu eylem Beşiktaş’taki kadrolarını korumak için Adalet Bakanının özel gayret gösterdiği bilinen Yargıçların açıkça siyasi amaçlarla, orduyu ve yargıyı yıpratmak ve şekillendirmek için kullanılması değil midir? Çoğu görevde olan 102 Subayın yakalama kararı ile devam eden bu operasyonun, bir asimetrik psikolojik harekat olduğu açıkça ortaya çıkmışken, bu girişimi bir komplo ve yargısız infaz olarak görmeyen bağımsız ve tarafsız bir hukuk adamı ve hatta bir insan olabilir mi?  Bu planlı bir tutuklama mühendisliği değil mi?

3. Soruşturma Savcısı tarafından İstanbul Merkez Komutanlığına gönderilen 15. 06.2009 Tarihli Yazıda; Albay ÇİÇEK tarafından hiç tanınmayan, irtibatı ve telefon görüşmesi bile olmayan bir avukatın bürosunda 04.06.2009 tarihinde yapılan bir aramada üç maddelik yazının bir fotokopisinin bulunduğu ileri sürüldü. Albay ÇİÇEK söz konusu fotokopi plan hakkında 17.06.2009 tarihinde Beşiktaş Adliyesine ifade vermeye davet edildi. Aynı yazıdan sadece 9 gün sonra yine Soruşturma Savcılığı tarafından gönderilen 24.06.2009 Tarihli İkinci Yazıda ise Albay ÇİÇEK bu kez; “Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında şüpheli sıfatıyla ifade vermeye” çağrıldı. Bu kısa süre içinde ortada hiçbir delil yokken, aynı zamanda Başkomutanlık Karargahı olan Genelkurmay Başkanlığı Karargahında Şube Müdürü olarak görev yapan bir Albayın terör örgütü üyesi haline getirilmesi bir hukuk cinayetidir. Bu kısa sürede bir Kurmay Albayın, ortada hiçbir deli yokken terör örgüt üyeliği gibi ağır bir iddia ile suçlanması hukuk ve insanlıkla açıklanamaz. Bahse konu ifadeye davet yazılarına farklı Soruşturma Numarası verilmesi ve ilk yazıya bir yıl önce başlanan bir soruşturma numarasının verilmesi, hazırlanan komplonun önemli bir emaresidir. Daha 15.06.2009 tarihinde, bir avukatın bürosunda bulunduğu iddia edilen sahte planın bir fotokopisi dışında hiçbir delil ve iddia yokken, Albay ÇİÇEK’in aylar önce başlatılan Ergenekon Terör Örgütü Soruşturması kapsamında bir tuzağa düşürülmek istenmesi, bahse konu soruşturmaya verilen 2008/1756 numarası ile açıkça ortaya konmuştur. Bu işlemde hukuk ve adalet değil, tertip ve komplo gerçeği vardır.

4. Genelkurmay Askeri Savcılığının 17.06.2009 tarihinde Beşiktaş’a gönderilen, Albay ÇİÇEK dahil bazı Genelkurmay Başkanlığı personeli ifade tutanaklarının ve bazı belgelerin, Soruşturma Savcısı tarafından derhal 19.06.2009 tarihinde, 2008/1756 Soruşturma Numarası verilerek, bir yazı ekinde aynen İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne gönderilmesi, gerekli araştırmalar yapılarak soruşturma kapsamında değerlendirilmesinin talep edilmesi yasal bir işlem değildir. Albay ÇİÇEK’in henüz ifadeye bile çağrılmadığı bir dönemde aynı yazıya; “İVEDİ -TUTUKLU İş” kaydı notunun düşülmesi hazırlanan senaryonun diğer somut belgesidir. Daha sonraki dönemde bahse konu ifadelerde yer alan bilgiler kullanılarak 29.06.2009 tarihinde Albay ÇİÇEK hakkındaki bir ihbarın Ergenekon Kod Adıyla İstanbul Emniyet Müdürlüğüne gönderilmesi ve söz konusu ihbarcının hiç araştırılmaması, Soruşturma Savcısı ile kimliği tespit edilmek istenmeyen faili meçhul ihbarcı arasındaki iletişim ve işbirliğini ortaya koymaktadır. İlk kez 30.06.2009 tarihinde Beşiktaş’ta ifade veren Albay ÇİÇEK hiç bir delil olmadan, sorguda hiç bahsi geçmeyen bir terör örgütü üyeliği gerekçe gösterilerek ve yasalar hiçe sayılarak aynı gün tutuklandı. Ancak Soruşturma Savcısının daha 19.06.2009 tarihinde, yani Albay ÇİÇEK’in tutuklandığı tarihten 11 gün önce “İVEDİ- TUTUKLU İŞ” Kaydı ile yazışmalara not düşmesi kurulan komplonun ve yapılan yargısız infazın açık delilidir. Soruşturma Savcısının işbirliği içinde olduğu komplo planına göre 15.06.2009 tarihinde yazılan bir yazı ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına ifade için davet edilen Albay ÇİÇEK’in yerine, Genelkurmay Askeri Savcısı gitmiş ve Albay ÇİÇEK’in ifade için, Genelkurmay Askeri Savcılığı tarafından açılan soruşturmanın tamamlanmasından sonra çağrılması kararı alınmıştır. Şayet bu gecikme olmasaydı, zaten 17.06.2009 tarihinde sahte plan hakkında bilgisine başvurulmak üzere çağrılan Albay ÇİÇEK tutuklanacağı için, böylece 19.06.2009 tarihli yazının bu komplo boyutu da ortaya çıkmamış olacaktı.

5. Taklit imzalı sahte planın bir fotokopisinin, yapılan aramada Avukat Serdar ÖZTÜRK’ün bürosunda ele geçirilmesi neticesinde, yani 04.06.2009 tarihinden sonraki bir tarihte Albay ÇİÇEK hakkındaki soruşturmanın başlatıldığı, Savcı Zekariya ÖZ tarafından 15.07.2010 Tarihli Yazı ile Mahkemeye bildirilmiştir. Bu tarihten bir gün sonra 16.06.2009 Tarihinde Albay ÇİÇEK hakkında İletişimin Dinlenmesi Kararının alındığı öğrenilmiştir. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünün talebi üzerine 3 ay için alınan bahse konu karar, yine aynı şubenin yazılı talebi ile 15.09.2009 Tarihinde üç ay ve 15.12.2009 tarihinde ise bir ay olmak üzere ikinci kez 16.01.2010 tarihine kadar uzatıldığı tespit edilmiştir. Bu hukuki ve fiili gerçeğe rağmen, 09.03.2009 tarihinde, telefon ve adres bilgileri farklı bir başka Dursun ÇİÇEK için ağır suçlamalarla dinleme kararı alındığı tespit edilmiştir. Aynı kişi hakkında alınan karar 08.06.2009 tarihinde 3 AY UZATILMIŞTIR. Erzincan’da olduğu gibi, adı yine Dursun ÇİÇEK olan ve Yenimahalle/Ankara adresi ve telefon bilgileri dinleme kararında bulunan bahse konu şahsın telefonları altı ay sure ile, yani 09.09.2009 tarihine kadar dinlenmiştir. Albay ÇİÇEK hakkındaki soruşturmanın 12.06.2009 tarihinde başlatıldığı dikkate alındığında, üç ay önce alınan bu dinleme kararının hukuken ve fiilen; “senaryo ve komplonun İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından icrasına başlandığı tarihin 09.03.2009 olduğu anlamına geldiği açıktır. Gizlilik ihlal edilerek soruşturma safhasında medyaya da yansıyan bu dinleme kararının kim için alındığı, gerekçesi ve sonucu hakkında ayrıntılı bilgi istenmesi mahkemeden talep edilmiştir.

6. İsimsiz ve imzasız ihbarların yasal delil niteliği taşımadığı Yargıtay içtihatları ile sabittir. İhbarda veya şikayette bulunan kişilerin kimlikleri, şikayet tarihleri, yüklenen suçun işlendiği yer ve tarih dahil suçun yasal delilleri mutlaka iddianamede yer almalıdır. Bahse konu unsurları taşımayan iddiaların yasal olarak işlem görmesi ve hukuki bir sonuç doğurması mümkün değildir. Cumhuriyet Savcısı gibi değil, Senaryo Savcısı gibi çalışan Soruşturma Savcısı ile işbirliği içinde olduğu ve soruşturma dosyasından beslendiği açıkça ortaya çıkan, üzerindeki elbiseyi subay üniforması sanan istihbaratçılar tarafından hazırlandığı tespit edilen, taklit imzalı sahte plan ve faili meçhul ihbarlar, HUKUKEN GEÇERLİ BİR DELİL değildir. Yaklaşık 200 kişi hakkında ayrıntılı istihbarat bilgilerini ve iftiraları içeren ihbarları gerçek bir kişinin hazırlama ve bizzat Soruşturma Savcısına ulaştırma olasılığı var mıdır?

7. TUBİTAK, Jandarma Kriminal, Adli Tıp Kurumu ve Emniyet Kriminalin, BÜTÜN İMZA MUKAYESE RAPORLARINDA; “TAKLİTİ KOLAY (basit tersimli), DEĞİŞKEN (Polimorf), HER BİRİ FARKLI ÖZELLİKLER GÖSTEREN İMZALARIN MUKAYESESİNDEN ELİ ÜRÜNÜ OLDUĞU VE OLMADIĞININ TESPİT EDİLMESİ DOĞRU SONUÇ VERMEZ” denilmektedir. O halde Albay ÇİÇEK’in aynı özellikteki imzası için verilen çelişkili raporlar bu bilimsel gerçeklere aykırı ve şaibelidir. Yasa hükümlerine aykırı olacak şekilde, Mahkemenin onayı ve bilgisi olmadan şaibeli olarak seçilen ve uzmanlığı tartışılan kişiler tarafından, Soruşturma Savcısının bizzat ziyaretinden sonra bir günde hazırlanan imza mukayese raporları yargılamaya esas alınamaz. Fotokopi belge üzerinde ıslak imza incelemesi yapacak kadar uzmanlıktan ve bilimsellikten uzaklaşan Emniyet Kriminal ile Devlet Denetleme Kurulu Raporu ile görev yapamaz ve uzman yetiştiremez duruma getirildiği ortaya çıkan ve bütün baskılara rağmen imza mukayesesine bile 7-4 karar verebilen Adli Tıp kurumundan; yoğun bir siyasi ve medya baskısı altında, bu görev için genel uygulamalara aykırı bir şekilde özel olarak seçilmiş bir kaç kişi tarafından taklit imza için hazırlatılan şüpheli imza mukayese raporları yasal ve güvenilir bir delil midir?

8. Parmak ve avuç içi izi dahil hiç bir elektronik ve dijital iz bırakmadan, hiç bir gerçek tanık şahit olmadan, içerik, üslup ve format olarak çok yetersiz, kendi sorumluluğunda olmayan bir konuda böyle sahte bir planı bir Kurmay Albayın hazırlaması ve altına ıslak imzasını atması hukuken, fiilen ve bilimsel olarak mümkün müdür? Sahte imzanın üçüncü boyutu olan derinliği ve baskı noktaları incelenememiştir. Çünkü incelenen taklit imza yumuşak uçlu ve kalın çizgisi olan keçe uçlu siyah kalemle, hiç bir el hareketi ve kesikliği olmadan, bir makine netliği ve düzgünlüğü ile atılmıştır. Böylece gerçek anlamda bir imza analizinin yapılma ihtimali önlenmiştir. İmza mukayese raporlarındaki çelişkilerin ortadan kaldırılması için gerçek anlamda bir kriminal inceleme yapılmasına, kağıt ve mürekkep yaşının belirlenmesine, bahse konu analizin teknik imkanları ve uzmanlık durumu daha iyi olan ODTÜ, İTÜ ve TUBİTAK gibi kurumlar tarafından yapılmasına hangi yargıç ve vicdanı hür insan hayır diyebilir?

9. Albay ÇİÇEK’in ilk defa 28 Haziran 2010 tarihinde Duruşma Salonunda gördüğü Av. Serdar ÖZTÜRK’e, üzerinde parmak izleri olmadığı tespit edilen taklit imzalı sahte planın bir fotokopisini vermesi, hukuk, akıl ve mantıkla açıklanabilir mi? Sürekli olarak bir arama ve tutuklama kararı bekleyen, bu nedenle bürosunda CD ve taşıyıcı disk kullanımını yasaklayan bir avukatın bürosunda, kendisine komplo kurulmasına destek vermek için 1983-2004 arasındaki 21 yıllık eski gizli evrakları içeren dosyayı Taklit İmzalı Sahte Plana kılıf olacak şekilde masasının üzerinde bırakarak şehir dışına gidebileceğini düşünen bir insan olabilir mi?

10. İddianamede yer alan bilgilere göre, tesadüfen elde edilen delil niteliğinde olan taklit imzalı sahte planın fotokopisi iddianamede yazıldığı gibi, Av. ÖZTÜRK’ün bürosunda yapılan aramada tesadüfen ele geçirildi ise, neden muhafaza altına alınarak C. Savcılığına derhal bildirim yapılmamış ve yasalara göre tutanak tutulmamıştır. Bırakın yasaların amir hükümlerinin gereğinin yapılmasını, sahte plan dosyadan sızdırılarak bir gazeteye servis edilmiş ve yargısız infaz için kullanılmıştır. Bu işlemde asıl suçlu olan kişi, yasaların gereğini yapmayan Soruşturma Savcısı ile o sahte planın fotokopisini gazeteye sızdıran kişi değil midir? İçinde ekleriyle birlikte A-4 kağıda yazılmış tam 16 sayfa yazı bulunan İhbar Mektubunun, yaklaşık 90 gramlık bir zarfın 110 kuruşa Ankara’dan İstanbul’a, doğrudan Zekariya ÖZ’e, PTT ile gönderilmesi mümkün müdür?

11. İddianamede belirtilen tarihlerde Albay ÇİÇEK’in Erzincan’a gitmediği; Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan ve medyaya da yansıyan Saldıray BERK Raporu ve Genelkurmay Karargahına giriş kayıtları, cep telefonuma ait iletişim kayıtları (HTS Kayıtları) baz istasyonu bilgileri ve uçak bilgileri, orduevi kayıtları gibi çok sayıda yasal delillerle kesin olarak tespit edilmesi ve bu durumun Erzurum C. Savcılığı tarafından İstanbul C. Savcılığına resmi bir yazı ile bildirilmesine rağmen, iddianamede yer alan bu yalan ve iftira hala savunulabilir mi?

12. Hiç tanımadığı ve telefonla dahi görüşmediği bazı sanıklarla, Albay ÇİÇEK’in yasal delil olmadan örgüt ilişkisi olduğu iftirası, tek kişilik cunta ve örgüt iddiası hukuken ve fiilen geçerli midir? Bahse konu iddialara ve şaibeli imza mukayese raporlarına rağmen İstanbul 14. ve 9. Ağır Ceza Mahkeme Heyetlerinin Albay ÇİÇEK hakkında delil yetersizliğinden 01.07.2009 ve 13.11.2009 tarihlerinde verdiği tahliye kararları hukuken nasıl açıklanacaktır?

13. İstanbul’dan 1.100 km. mesafede, İskenderun/HATAY’da, 5.000–6.000 Mehmetçiğin görev ve eğitim yaptığı bir birlik olan Deniz Er Eğitim Alay Komutanı olduğu 2003 yılında, kesinlikle hiç bir bilgi ve katkısı olmayan 1. Ordu Komutanlığı Seminerine ve aynı kapsamda yapılan çalışmalara Albay ÇİÇEK’in iştirak etmesi ve destek vermesi fiilen ve hukuken mümkün müdür?

14. Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağlı 1. Ordu Komutanlığında 2003 yılında bir seminer yapılıyor. Bu seminer bahane edilerek suçlananların yarısının Deniz Kuvvetleri Mensubu olması hiç mi şüphe çekmiyor? TAKLİT ISLAK İMZA, BALYOZ, KAFES, POYRAZKÖY, TEĞMENLERE SUİKAST DAHİL BU KOMPLO KOKAN SORUŞTURMALARDA NEDEN DENİZCİLER HEDEF SEÇİLİYOR? HASDAL/İSTANBUL’DAKİ HALEN 15 TUTUKLU SUBAYIN 10’U, YANİ 2/3’Ü DENİZCİ. Böyle tesadüf olur mu? Hazırlanan senaryo ve komploların aynı merkezden planlandığını, sahte planlara yazılan isimlerin maksatlı olarak öncelikle denizcilerden seçildiğini, esas hedefin TSK’yı, onun ülkesine ve milletine canı ve kanı pahasına hizmet dışında başka bir amacı olmayan başarılı personeli olduğunu görmeyen aklı ve vicdanı hür bir yargıç, hatta bir insan olabilir mi?

15. Başta KARADENİZ, EGE ve AKDENİZ olmak üzere MİLLİ ÇIKARLARIN KORUNMASINDA DENİZCİLERİN ÖNCÜ ROLÜ, Milli Gemi Projeleri, E.Oramiral Güven ERKAYA’nın 28 ŞUBAT SÜRECİNDEKİ ETKİNLİĞİ, aynı süreçte Eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı’nın Deniz Kuvvetleri Askeri Mahkemesinde yargılanması ve Kadir Sarmusak Olayı, Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanlığında TEK DENİZCİ ŞUBE MÜDÜRÜNÜN ALBAY ÇİÇEK OLMASI, “Neden Albay Dursun ÇİÇEK” sorusunun açık ve net cevabıdır. İrtica konusunun o dönemde Albay ÇİÇEK’in müdürü olduğu şubenin görevi olmamasına ve bu konunun Havacı bir Albayın Şube Müdürü olduğu 2. Bilgi Destek Şubenin görevi olduğunun açıkça bilinmesine rağmen, taklit imzalı sahte planın altına neden onun isminin yazıldığını ve imzasının taklit edildiğini şüpheye yer kalmayacak şekilde ortaya koyan bu gerçeği kabul etmeyen DÜŞÜNEN BİR İNSAN olabilir mi?

Albay ÇİÇEK hakkında uzun süredir devam eden soruşturmada tespit edilen ve dava dosyasında bulunan lehteki çok sayıda delile rağmen bazı konuların Mahkeme kararı ile tekrar incelenmesi girişimi, maddi gerçeğe ulaşmayı amaçlayan hukuki ihtiyaçtan ziyade, Albay ÇİÇEK’in dava sürecini ve tutukluluk halinin uzatılmasını amaçlayan, anayasal askeri yargı ile adli yargı arasındaki güveni ve işbirliğini temelden sarsan bir karardır. Mahkemenin 31.08.2010 tarihinde aldığı ara karara konu olan ve Albay ÇİÇEK’in 05-14 Aralık 2008 tarihleri arasındaki Kurban Bayramı tatilinde resmi izinli olarak ailesi ile birlikte Azerbaycan’a gerçekleştirdiği özel gezi güzergahında yaptığı telefon görüşmelerinin sorgulanması ve Erzincan iftiralarına bahane yapılması, suç ve delil yaratma çabasından başka hiç bir anlama gelmez. Gezi hakkındaki resmi ve gerçek bilgiler o dönemde Albay ÇİÇEK’in görev yaptığım Genelkurmay Başkanlığı Kayıtları ve Pasaportların incelenmesi ile ortaya çıkmıştır.

Albay ÇİÇEK’in, hakkındaki iftira ve yargısız infazların bitmesi adına, Nisan- Eylül 2010 döneminde, 24 Adet dilekçe ile yaptığı taleplerin toplamı 110’a ulaşmıştır. Kısmen de olsa mahkeme kararı ile işlem yapılmasına başlanan talep sayısı sadece 11’dir. Bu sayı toplam taleplerin ancak % 10’dur. Aynı süreçte 13’ü Tahliye Talebi’nin reddedilmesi olmak üzere toplam 21 talep, yani toplam talebin % 20’si kabul edilmemiştir. Geri kalan toplam 77 talep hakkında ise bugüne kadar hiç bir işlem yapılmamış veya daha sonra işlem yapılması kararı alınmıştır. Yani işlem yapılmayan talep sayısı toplam talebin % 70’dir. Kutsal Savunma Hakkı” bu kadar ihlal edilirken, Soruşturma Savcısının suç ve delil yaratma gayretlerine destek verme ve tutukluluk süresini uzatma dışında hiç bir amaca hizmet etmeyen, çoğu soruşturma dosyasında mevcut bilgi ve delilleri içeren 60’dan fazla talebine derhal işlem yapılması için Mahkeme Kararı alınmıştır. Savunmanın taleplerinin sadece % 10 hakkında işlem yapma kararı alan bir mahkemenin, İddia Makamı vasıtasıyla Soruşturma Savcısının 60 talebinin tamamı hakkında işlem yapılması için süratle karar alması Mahkemenin İddia Makamı ve Savunma arasında durduğu noktayı açıkça ortaya koymakta, tarafsızlığını ve bağımsızlığını yitirdiğini tespit ve tescil etmektedir. Bahse konu talepleri hakkında yapılan işlemler, hukuk ve insanlık adına acı bir gerçeği, Mahkemenin, kutsal savunma hakkını hiçe saydığı, iddia makamının icra organı haline geldiği gerçeğini net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ve Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi AVCI; “Haliç’te Yaşayan Simonlar; Dün devlet, bugün Cemaat” adlı kitabında; “Cemaat devlet kurumlarını ele geçirdi ve bu kurumların başında Sorumlu İmamlar var. Gündemdeki soruşturmalar bu cemaatin devlet içindeki elemanları vasıtasıyla yürüttüğü örgütsel bir faaliyettir. Karşımızdaki kişiler polis, hakim ve savcı değil, örgütün elemanıdır. Devletin hukukunu değil, cemaatin talimatını yerine getirmektedir. Ben ihbar ediyorum. İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesinde kayıtlı olmayan, cemaatin kendisine ait özel dinleme ve izleme aletleri var. Emniyet Müdürleri ve Valiler bilsinler ki, emrindeki polislerin bir kısmı kendilerinin değil, cemaat imamını amir olarak kabul ediyor. Bazı operasyonlar, bu cemaat imamlarının talimatlarına göre, cemaat yanlısı polisler ve savcılar tarafından yapılıyor. Emniyet Teşkilatı, Teşkilatın İmamı olarak bilinen, ÖMER Kod adlı, Osman Hilmi ÖZDİL tarafından yönetiliyor. Cemaat yapacakları ve planları için, Emniyet İstihbarat Dairesi ve KOM Dairesini elinden bırakmak istemiyor. ” şeklinde somut ve delillere dayalı ihbarlarda bulunuyor. Yani ihbar alışıldığı gibi faili meçhul değil. Resmen yılladır devlete hizmet eden, halen bir ilimizin Emniyet Müdürü olan tecrübeli bir istihbarat uzmanı tarafından yapılıyor. Cemaatin imamı istedi diye masum insanları dört duvar arasına mahkum etmek insanlık suçudur.

Aynı kitapta Erzincan iftiraları konusunda; “Albay Dursun ÇİÇEK hakkında bilgi toplayan emniyetteki cemaat mensupları, her zaman bilgisayar üzerinden sorgulama yapabildikleri Erzincan’daki otel kayıtlarından, Konak Mazlum Otel’de kalan Dursun ÇİÇEK isimli bir kişiyi tespit ederek, hatta gizli tanıklarla bu senaryoyu geliştirerek iddianameye dahil ettiler. Ama sonra bu kişinin Albay Dursun ÇİÇEK değil, aynı isimde bir başkası olduğu ortaya çıktı. Bu davadaki gariplikler bu kitaba sığmayacak kadar karışık ve kapsamlıdır. şeklindeki ifadeler komplonun gerçek boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. Söz konusu kitaptaki; “Tarafsız hakim ve savcılar hukuka göre davranırken cemaatin emrindekiler imamın talimatına göre karar veriyor. Cemaatin istediği adamı tutuklamayan veya tahliye eden hakim ve savcılar haksız itham ve suçlamalarla linç ediliyor ve görev yapamaz hale getiriliyor” ifadeleri ile devam eden açıklamalar yaşanan komplo sürecini açıkça ortaya koymaktadır. “ Bence olaylar tam olarak şu şekilde gelişiyor. Daha önceden temin edilmiş, muhtelif elemanlar vasıtasıyla toplanmış askeri evraklar önceden cemaatin imamları tarafından inceleniyor. Sonra cemaatin mensubu polis ve savcılar planlama yapıyor ve belirlenen kişiler hakkında bilgi toplanıyor.  Hazırlanan operasyon planına göre bu belge ve bilgiler bulunması gereken yerlere gizlice yerleştiriliyor veya meçhul kişiler tarafından gönderilmiş gibi sahte ihbarlar yapılıyor. Bir kısım basında bunların yargısız infazları yapılıyor. En sonunda bu belgeler savcılıklara teslim edilince hukuki hale gelmiş oluyor. Kurumlar ve kişiler hatalı davranırsa hukuk onların yanlışlarını bulur ve düzeltir. Ama adalet bozulursa onu kim düzeltecek? Türkiye’de adalet çürüyor ve yok ediliyor. Bu durumdan herkes, en fazla bugün bu duruma yol açanlar zarar görecek. Böyle giderse iş adaletten çıkacak ve insanlar silaha sarılacak. İnsanların hayatları ve şerefleri ile bu kadar oynanırsa, onlara en yakışıksız isnatlarda bulunulursa, hayatta onurlarından başka kaybedecekleri olmayanlar, kendilerine atılan lekeyi temizlemek için her şeyi yaparlar.  Bu duruma çok da uzakta değiliz.” şeklinde açıklamalarına devam eden AVCI, komplonun parmak izlerini açıkça ifade ederek gerçeklere ve herkese tercüman olmuyor mu?

Soruşturma Savcısı tarafından korunan ve soruşturma dosyasından beslendiği kesinleşen ihbarcının insanlık dışı iftiraları gerekçe gösterilerek Albay ÇİÇEK’in kişilik haklarına saldırılmış, kendisi terör örgütlerine, bazı ideolojik kişi ve gruplara hedef gösterilmiştir. İşte bu hukuk ihlalleri nedeniyle can güvenliği ve yaşama hürriyeti tehdit edilmiş, hakkında ilgili Kamu Makamları tarafından 03 Kasım 2009 tarihinde koruma kararı alınmıştır. Faili meçhul sözde ihbarcı korunurken, tespit edilmesi ve cezalandırılması için Savcılar tarafından hiç bir işlem yapılmazken, Albay ÇİÇEK’in üç kez tutuklanması ve aylardır tutuklu yargılanarak mağdur edilmesi bir hukuk cinayetidir. Sonuçta bu ülkeye canı ve kanı pahasına yıllarca hizmet eden onurlu ve şahsiyetli kişiler tutuklanırken, faili meçhul ihbarcı, Soruşturma Savcısından teşvik ve destek görmektedir. Savcının görevi masum insanların tutuklanması için hukuku, yapılan hukuksuzluklara alet etmek midir? Faili meçhul ihbarcıları, iftiralarının altına ismini yazmaktan korkan hainleri teşvik etmek ve onlarla işbirliği yapmak bir hukuk adamına, hatta bir insana yakışır mı?

Temel hukukta; “Masum bir insanın bir gün bile tutuklu kalması, suçlu olan on binlerin sokakta dolaşmasından daha hukuk ve vicdan dışıdır.Faili meçhul ihbarların ve iftiraların, emniyet istihbarat birimleri tarafından hazırlandığı artık üst düzey emniyet personeli tarafından itiraf edilmeye başlanmıştır. Biraz inancı, vicdanı ve insani duyguları olanların pişmanlıkları ve itirafları devam edecek ve yaşanan komplo süreci kısa sürede aydınlanacaktır. İhbarcı ile işbirliği içinde, Senaryo Savcısı gibi faaliyet gösteren Soruşturma Savcısı tarafından iddianamede ileri sürülen ve hukuken geçersiz olan deliller, yüklenen suçun Albay ÇİÇEK tarafından işlenmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu gelişmelere ve somut parmak izlerine bakıldığında, ortada komplo ve senaryo yok, her şey gerçek diyen ve milletin gözü önünde işlenen hukuk cinayetini göremeyen bir yaratık olabilir mi?


Albay ÇİÇEK hakkındaki benzer onlarca soruya evet cevabı verecek aklı ve vicdanı hür bir YARATIK VARSA; O MASUM İNSAN her türlü cezaya razıdır. Ama, böyle BİR İNSAN YOKSA, “Masum olduğum halde neden hala aylardır tutukluyum, benden ne yapmam bekleniyor, onur intiharı mı, ölüm orucu mu, canımdan çok sevdiğim milletime ve devletime isyan etmem mi, her şeyimi borçlu olduğuma inandığım Türk Silahlı Kuvvetlerine hakaret ve iftira etmem mi, diye sormak, aklı ve vicdanı hür insanlardan cevap beklemek onun en doğal hakkı değil mi? İddianamedeki bilgiler dikkate alındığında, Ceza hukukunda, “şüpheden sanık yararlanır”.  Albay ÇİÇEK hakkındaki iddialara yönelik hukuki ve bilimsel gerçekler mahkemeye ayrıntılı olarak sunulmuşken, ortada hiç bir yasal delil yokken ve geçmiş dönemde hakkında verilen “Tahliye Kararları” ile hukuki ve vicdani gerçekler açıkça ortaya konmuşken, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa ve CMK hükümlerine aykırı olan, Albay ÇİÇEK’in şahsına ve ailesine telafisi mümkün olmayacak derecede maddi ve manevi olarak zarar veren Tutuklu Yargılanma Kararı”, hukuki, fiili ve insani gerekçelerden yoksundur.

Faili meçhul suçlamalara, bir kısım medyaya sızdırılan sahte belge ve gerçek dışı bilgilere, başta TSK ve Yargı olmak üzere bazı kişi ve kurumları hedef alan bilinçli iftira, karalama ve sindirme kampanyalarına rağmen, hala komplo gerçeğinin parmak izlerini göremeyen aklı ve vicdanı hür insanlar varsa geçmiş olsun. Evrak ve belge niteliği olmayan, tarihi ve gönderildiği makamı içermeyen, kapsam, üslup ve format olarak yetersiz sahte ve taklit imzalı olduğu yasal delillerle kesinleşen, üç maddelik taklit imzalı sahte bir plan ile;cebir ve şiddet kullanarak TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİNİ ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs” suçunu işlemek hukuki ve fiili olarak mümkün değildir. Tek kişilik bir cunta veya örgüt olamaz. Türk Yargı tarihine “ALBAY DURSUN ÇİÇEK VAKASI” olarak geçen bu hukuk cinayetinin daha fazla tahribat yapmadan bitirilmesi, dürüst yargı ve adaletin gereğinin bir an önce yapılması, düşünen, sorgulayan ve gerçeğin peşinde olan her aklı ve vicdanı hür insanın ortak talebidir.

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: