Paralel Devlete Suçüstü: 14 Parmak İzi

Hakan Fidan soruşturmasıyla başlayan, 2004 MGK kararlarının ve bazı kamu kurumları arası yazışmaların basına sızdırılması ve en son olarak da bakanlara ve hatta Başbakan Erdoğan’a uzanan yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarıyla devam eden Cemaat-AKP güç gösterisinin kızışmasıyla saflar son günlerde biraz daha belirginleşmeye başlamış; Başbakan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın yazdığı bir köşe yazısında cemaati kendi ülkesinin milli ordusuna kumpas kurmakla suçlaması hükümetin askerlere karşı yürütülen hukuk dışı Ergenekon ve Balyoz davalarındaki sorumluluğu cemaate yükleyeceğinin göstergesi olmuştur. Bu noktada hükümetin bu çabaları kapsamında atabileceği en kolay adımlardan birisi altında Dursun Çiçek’in imzasının taklidi olan İrticayla Mücadele Eylem Planı (İMEP) üzerindeki kime ait olduğu tespit edilemeyen 14 parmak izinin üzerine gitmektir. Jandarma Kriminal’in yaptığı parmak izi incelemsinde belge üzerinde Dursun Çiçek’in parmak izi bulunamamış ancak “kime ait olduğu tespit edilemeyen” 14 adet parmak izi bulunmuştur. Mahkemeden tüm taleplerimize rağmen bu parmak izlerinin kime ait olduğunun tespiti içinse hiçbir araştırma yapılmamıştır. Bu konuda yapılacak detaylı bir araştırma sonucunda o parmak izlerinden biri ya da birkaçının cemaat mensuplarına ait çıkması durumunda kendi milli ordusuna kumpas kurmakla suçlanan cemaate suçüstü yapılmış olunacaktır.

Bu noktada Ergenekon davasından ağırlaştırılmış müebbet, Balyoz’dan ise 16 yıl ceza alan Dursun Çiçek’le ilgili davanın detaylarını hatırlatmakta fayda var. Özellikle 2004 MGK kararlarının kamuoyuna yansımasından sonra kafaları karıştıran soru “Madem hükümetin altına imza attığı böyle bir MGK kararı var, Dursun Çiçek İrticayla Mücadele Eylem Planını hazırladı diye neden müebbet hapse mahkum edildi?” oldu.

Bu aşamada vurgulanması gereken üç nokta var.

  1. İrticayla Mücadele Eylem Planı (IMEP) sahte bir plandır. MGK kararları verilmiş olsa bile, irticayla mücadele bir devlet politikası olarak kabul edilmiş ve yürütülmüş olsa bile, Dursun Çiçek’in imzaladığı iddia edilen bu plan hala sahte bir plandır, altındaki imza hala taklittir. Bu yeni ortaya çıkan belgeler bu gerçeği değiştirmemektedir. Kamuoyunun hafızasını tazelemek adına, kısaca bu belgenin sahteliğini ortaya koyan kanıtları burada tekrar etmekte fayda var.
    • Sadece son sayfasında bir imza bulunan 4 sayfalık dokumanda Dursun Çiçek’in parmak ve avuç izi bulunamamıştır.
    • Belge üzerinde inceleme yapan Adli Tip genel kurulunda yıllarca imza inceleme uzmanı olarak görev yapmış olanların tamamı belgedeki imzanın Dursun Çiçek’e ait olduğu sonucuna varılamayacağı yönünde görüş bildirmiştir.
    • Normalde Adli Tip Kurumu’na incelenmek üzere gelen bu tip bir belgeyi inceleyecek uzmanların kura ile seçilmesi gerekirken İMEP’i ilk inceleyen üç kişilik ekip özel olarak atanmıştır. Bu ekip Adli Tip Kurumu’ndaki imza inceleme bölümüne belgenin incelenmesinden sadece birkaç hafta önce atanmış ve aldıkları kısa bir imza inceleme kursu sonucunda imza inceleme “uzmanı” olarak göreve başlamıştır. Ayni dönemde Savcı Zekeriya Öz’ün Adli Tip Kurumu’na yaptığı ziyaret de yapılan incelemenin güvenilirliğine gölge düşürmektedir.
    • TUBİTAK, Adli Tıp, Emniyet Kriminal tarafından hazırlanan tüm raporlarda Dursun Çiçek’in imzasının basit, taklidi kolay bir imza olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca Jandarma Kriminal’in raporuyla anlaşılmıştır ki, imza keçeli uçlu bir kalemle atılmıştır ve bu tip kalemlerle atılan imzalarda derinlik ve fulaj karşılaştırması yapılamamaktadır. Böyle bir imzanın kimin eli urunu olup olmadığına sağlıklı bir şekilde karar verilmesinin mümkün olmadığı uzman görüşleriyle sabittir ve zaten Adli Tıp Kurumu raporuna muhalefet şerhi koyan gerçek imza inceleme uzmanları da bu gerçekleri kararlarına gerekçe olarak göstermişlerdir.
    • Belgenin Genelkurmay karargahındaki hiçbir bilgisayarda izinin olmadığı ve Genelkurmay karargahındaki hiçbir yazıcı tarafından yazdırılmadığı Jandarma Kriminal raporu ile ve naip hakim Hüsnü Çalmuk’un Genelkurmay’daki tüm bilgisayarları incelemesi sonucuyla sabittir.
    • İlk basta belgenin sadece fotokopisi Avukat Serdar Öztürk’ün ofisinde Serdar Öztürk’ün ve diğer avukatların ofiste olmadığı bir günde “bulunmuş”, ofiste ele geçirilen tüm belgeler üzerinde parmak izi incelemesi yapılmasına rağmen bu 4 sayfalık fotokopi üzerinde ısrarlı talebimiz sonucu mahkemenin aldığı karara rağmen Emniyet Kriminal parmak izi incelemesi yapmamıştır.
    • Emniyet Kriminal’in isin başından beri içinde olduğunu gösteren bir diğer veri ise henüz daha İMEP’in “ıslak imza”lı versiyonu ortaya çıkmamışken, Emniyet Kriminal’in sadece İMEP’in fotokopisi üzerinden yaptığı imza incelemesinde imzanın Dursun Çiçek’in eli ürünü olduğu yönünde rapor vermesidir. Bu kadar basit bir imzada, sadece fotokopi üzerinden eli urunu olup olamayacağının anlaşılmasının mümkün olmadığı birçok başka uzman tarafından tescillenmiştir.
    • Girişimlerimiz sonucunda alınan diğer tüm uzman raporlarında imzanın Dursun Çiçek’in eli urunu olduğunun söylenemeyeceği belirtilmiştir.
    • İMEP’in ıslak imzalı versiyonunu gönderen ihbarcıyla ilgili çelişkiler bulunmaktadır. Jandarma Kriminal raporuna göre 95 gram ağırlığında olan ihbar mektubu ve içinden çıktığı söylenen evraklar ve zarfın o dönem postaneden alınan ücret tarifelerine göre postaneden 200 kuruşa gönderilmiş olması gerekmesine rağmen, 110 kuruşa gönderildiği anlaşılmıştır.  İhbarcının kendini “bir asker” olarak tanıtmasına rağmen belge üzerindeki parmak izlerinin hiçbiri Genelkurmay’da çalışan personelin parmak iziyle uyuşmamaktadır.
    • Dursun Çiçek’in Erzincan’a gittiği ve orada İMEP’in uygulamaya konduğu iddiaları defalarca çürütülmüştür. İlk önce Mazlum Otel’deki bir Dursun Çiçek kaydı bulunmuş ama daha sonra bunun bir isim benzerliği olduğu ortaya çıkmıştır. Mahkeme sürecinde yine aynı iddiaları desteklemek için mahkemeye sunulan Ankara/Erzincan uçak bileti de THY’den gelen cevap yazısıyla kesin olarak kanıtlandığı gibi başka bir Dursun Çiçek’e aittir. Dursun Çiçek’i Erzincan’da gördüğünü iddia eden ve bu yöndeki tek delil olan gizli tanık ifadelerindeki çelişkiler ise defalarca kamuoyuna yansımıştır. Konuyla ilgili detaylara buradan erişilebilir.
    • Davadaki bir başka Dursun Çiçek ise inşaat işçisi olarak çalışan yine başka bir Dursun Çiçek’tir. Bu Dursun Çiçek’in telefonları 6 ay sureyle dinlenmiştir. İşin ilginç tarafı ise bu dinleme kararının daha İMEP Taraf gazetesinde yayınlanmadan önce alınmış olmasıdır. O donemde hakkında herhangi bir soruşturma bulunmayan Dursun Çiçek’in telefonlarının dinlenmeye başlanması Dursun Çiçek’in daha ortada hiçbir şey yokken hedef olarak seçildiğini göstermiştir.
    • Dava surecinde dinlenen gerçek tanıkların ve sanıkların tamamı ifadelerinde İMEP’i ilk kez Taraf gazetesinde yayınlandıktan sonra gördüğünü belirtmiştir.
    • İMEP’in askeri yazım tekniklerine uymadığına ilişkin olarak alınan 5 ayrı bilirkişi raporu mevcuttur.
  2. İMEP’in sahteliğini ve bu sahteliği kimlerin organize ettiğini tespit etmek hala mümkündür.
    • Jandarma Kriminal’in yaptığı parmak izi incelemesi sonucunda belge üzerinde “kime ait olduğu belirlenemeyen” 14 adet parmak izi bulunmuştur. Bu parmak izlerinin kime ait olduğunun tespiti için kapsamlı bir araştırma yapılmamıştır. Bu parmak izlerinden birinin iddia edilen olay akışı içerisinde belgeye dokunmuş olamayacak birine ait çıkması durumunda ortaya atılan hikayenin sahteliği kanıtlanmış olacak, dahası belgeyi üreten çetenin elemanları hakkında da çok önemli ipucuna erişilmiş olunacak.
    • Mahkeme’den ısrarlı taleplerimize rağmen, mahkeme ihbar mektubu ve ıslak imzalı belgenin gönderildiği Çukurambar Postanesi’nin kamera kayıtlarını çok geç istemiştir. PTT’den gelen yanıtta, kayıtların 3 ay sureyle saklandığı, daha sonra silindiği, mahkemenin yazısı ellerine ulaştığında ise istenen tarihin üzerinden 3 ay ve sadece birkaç gün geçmiş olması sebebiyle kamera görüntülerinin artik ellerinde olmadığı belirtilmiştir. Sadece birkaç günlük gecikme yüzünden sahte ihbarcı kimliğini gizlemeyi şimdilik başarabilmiştir. Mahkemenin silindiği iddia edilen görüntüleri kurtarmak için herhangi bir çabasının olmaması da mahkemenin de ihbarcının kimliğini saklama çabalarına ortak olduğu hissiyatını yaratmaktadır. Bu görüntülerin kurtarılması yine davayla ilgili çok önemli ve davanın seyrini değiştirebilecek delillere sahip olunacağı anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra ihbar maillerinin gönderildiği adreslerde ikamet eden kuruyemişçi Süleyman Saraç, ihbar mektubu yazarı Serdar Çakır ve diğer şahıslar ifadeye çağrılıp bu mailleri kimlerin gönderdiği tespit edilebilir.
  3. İrticayla Mücadele Eylem Planı’nın sahte bir plan olduğunu en başından beri söylenirken, İnternet Andıcı’nın gerçek bir belge olduğu yine en başından beri kabul edilmektedir. Buna rağmen bu iki belge özellikle yandaş basınca kasıtlı olarak birbirine karıştırılmakta ve kamuoyunun her iki belgeyi gerçekmiş gibi algılamasına sebep olmaktadır. Taraf gazetesinin gecen hafta açıkladığı MGK kararları ve daha sonrasında yine ayni gazetece yayınlanan hükümet içi yazışmalar göstermiştir ki irticayla mücadele devlet politikası olarak benimsenmiş, su andaki hükümet üyelerince de bu politikalar kabul edilmiş, uygulamaya geçirilmiştir. Bu gelişmelerden sonra Internet Andıcı’nın hukuk dışı bir belge olarak değerlendirilmesi, bu belge gerekçe gösterilerek eski Genelkurmay Başkanı dahil birçok kişinin müebbet hapis cezası alması abestir, hukuksuzdur. Konuyla ilgili su detaylar gözden kaçırılmamalıdır:
    • Internet Andıcı’na konu olan siteler Dursun Çiçek Genelkurmay’a atanmadan önce kurulmuştur.
    • Sitelerin kurulması için gerekli bütçe Milli Savunma Bakanlığı’nca karşılanmıştır.
    • Sitelerin kurulması, isletilmesi için gerekli olan yazışmalar, onaylar dönemin hükümet yetkilileri ve Milli Savunma Bakanlığı dahil tüm ilgili mercilerden alınmıştır.
    • MGK kararlarının ortaya çıkış şekli de yargılama sürecinin nasıl işletildiğini göstermektedir. Bu belgeler yargılama süreçlerinde açıkça istenmiş olmasına rağmen mahkeme veya Başbakanlık tarafından gizlenmiştir.
    • Genelkurmay’ın işlettiği internet sitelerinde orijinal içerik yoktur. Bu sitelerde yayınlanan yazılar açık kaynaklardan derlenip toplanan yazılardır.
    • İrticayla mücadelenin su anki Cumhurbaşkanı, Başbakan ve hükümet üyelerince devlet politikası olarak kabul edildiğini düşünürsek bu sitelerde irticai faaliyetlere karşı haberlerin yayınlanmış olması doğaldır. O dönemde bazı YAŞ kararlarına muhalefet şerhi koyan aynı hükümet üyeleri MGK kararlarını herhangi bir şerh koymadan imzalamıştır ve bu kararların sorumluluğu altındadır.

Ortaya dökülmeye başlayan kirli çamaşırlar kaçınılmaz sonun başlangıcı. İMEP’in sahteliği er ya da geç ortaya çıkacak ve sahte belgeler üreten bu çete cezasını çekecek. Buradan bu çeteye dahil olmayan hükümet üyelerini bu çetenin ortaya çıkarılması için gerekenleri yapmaya davet ediyoruz. 14 parmak izinin sahibinin bulunması, PTT kamera kayıtlarının kurtarılarak ihbar mektuplarını gönderen kişilerin bulunup güvenilirliklerinin anlaşılması en kısa zamanda somut olarak atılabilecek adımlar. Hükümet üyelerinin bu adımları atmaması, bilakis bu adımların atılmasını engellemesi onları da bu çetenin koruyucusu, kollayıcısı durumuna düşürüyor ve siyasi olarak sorumluluğu üzerilerine daha da yıkıyor. Fethullah Gülen’in yaptığı “Sahte CD’ler caiz değildir.” açıklaması Gülen Cemaati’nin Ergenekon, Balyoz, OdaTV gibi davalardaki sorumluluğu hükümetin üzerine atmaya çalışacağını gösteriyor. Hükümetin gerçekleri ortaya çıkartmak için elini çabuk tutmamasının maliyeti ise her gecen gün artıyor.

Özel Yetkili Mahkemeler…

Türkiye Cumhuriyeti Sayın Başbakanı tarafından dahi ‘Devlet içinde devlet oldular’ denilerek ağır şekilde eleştirilen ve ‘haksız tutuklama- yakalama kararları verdikleri’ gerekçesiyle kamuoyunda güvenilirliklerini yitirdikleri açıkça ifade edilerek faaliyetlerine 6352 sayılı yasa ile son verilmiştir. Mulga Silivri’deki Özel Görevli Mahkemelerinden yargılamasına devam edenler  hukuka aykırı karar ve işlemlerini sürdürmeye devam etmektedir. Adil yargılama hakkının açıkça ihlali niteliğinde savunmanın lehine delilleri görmezden gelen mahkeme aynı zamanda sanık ve avukatlarının bilirkişi raporu alınması yönündeki taleplerini israrla reddetmektedir. En basit yargılamada bile kovuşturma aşamasında bilirkişi raporu alınırken bu mahkemelerin israrla bu talebi reddetmesi, sahte belgeleri üretenlerin ortaya çıkarılmasını önleme çabasıdır. Komuoyunda Oda TV davası olarak bilinen davada sanıkların tutuklanmasından yıllar sonra, yargılama aşamasında rapor alınması ile iddia edilen verilerin virus yolu ile sanıkların bilgisayarlarına yüklendiği anlaşılmıştır. Bu davada ortaya çıkan tespit dahi adil bir yargılamada, diğer özel yetkili mahkemeler tarafından bilirkişi raporu alınması yönünde derhal karar vermeyi gerektirirken, mahkemenin bu yöndeki talepleri halen daha reddetmesi, tarafsız olmadıklarını, yürütülen yargılamanın adil olmadığını ve müvekkillerimizin siyasi çıkarlar için özgürlüklerinin gasp edildiğini bizlere göstermektedir. Mahkeme bilirkişi raporu alınması yönündeki taleplerimizi reddettiği gibi CMK md. 68 gereğince soruşturma aşamasında alınan raporları hazırlayan kişilerin ve rapora imza atan uzamanların duruşmada dinlenmesi yönündeki taleplerimizi de gerekçesiz kararları ile reddetmektedir.

Ceza yargılaması sisteminde ‘sözlü’ yargılama esas olmasına rağmen mahkemece sanıklar ve avukatlarının sözlü talepte bulunma hakkı engellenmiştir. Yine CMK’nun 149. maddesindeki emredici düzenleme uyarınca, avukatın yargılamanın her aşamasında sanığa hukuki yardımda bulunma hakkı ve yükümlülüğü bulunmasına’ rağmen duruşma salonuna yerleştirilen bariyerlerle avukatın müvekkili ile fikir teatisinde bulunması kasıtlı olarak engellenmiştir.
Yine CMK’nun 154. maddesindeki amir hükmü uyarınca “avukatların müvekkilleri ile olan yazışmaları hiçbir şekilde denetime tabi tutulamayacakken” sanıklar ve avukatları arasındaki tüm yazışmalar denetlenerek açıkça suç işlenmektedir. Bu haliyle mahkeme sanıklara ‘suçlu’ avukatlarına ise ‘suç ortağı’ gözüyle baktığını ilan etmiştir.
Yine CMK md 181’e aykırı olarak mahkeme hangi tanığın, ne zaman ve hangi konuda dinleneceğini sanık ve avukatlarına bildirmemekte ve son anda supriz tanıklar ortaya çıkmaktadır. Tarafsız ve bağımsızlıklarını yitirdikleri daha çok sayıda somut durum ile ortaya konun mahkemeler ile Silivri’de bir hukuk suikasti yaşanmaktadır.

Hrant Dink Davası Hakimi Rüstem Eryılmaz’ın Hukuksuzlukları

Hrant Dink davasında geçtiğimiz günlerde karar veren İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti verdiği karala kamuoyunda cinayetle ilgili sadece bir kişiyi suçlu buldu ve diğer tüm sanıkları Hrant Dink cinayetinden tahliye ettirdi. Heyet ayrıca baktığı diğer tüm davalarda hiçbir delil olmaksızın “örgüt” bulabilirken, Dink suikastının bireysel olarak yapıldığı kararına vardı.

Kamuoyunda büyük infiale yol açan bu kararın arkasındaki heyetin başkanı Rüstem Eryılmaz aslında bizim de yakından tanıdığımız bir hâkim. Daha ortalıkta “ıslak imza” yokken, sadece fotokopi bir kağıt parçasına ve isimsiz bir ihbar mektubuna dayanarak Dursun Çiçek’i ilk tutuklayan nöbetçi hâkim kendisi.

Verilen bu hukuksuz karar hâkimin kendi vicdanıyla değil siyasi beklentilerle yargılama yaptığının en büyük göstergesiyken, Rüstem Eryılmaz’ın bu karar sonrasında yaptıkları ise kendisinin arkasındaki “güç”lere ne kadar güvendiğinin göstergesi. 30.06.2009 tarihinde Dursun Çiçek’i elinde hiçbir hukuki delil olmamasına rağmen tutuklayan bu nöbetçi hakim daha sonra kutsal savunma hakkımızı da engelledi. Tutuklama ile ilgili gerekçeli kararı bizzat hâkimden istememize rağmen Rüstem Eryılmaz gerekçeli kararın ancak hüküm kısmını okuyabileceğimizi söyledi. Dursun Çiçek’in tutuklanması üzerine yazılan tutuklamaya itiraz dilekçesi gerekçeli karardan bihaber yazıldı.

Rüstem Eryılmaz’ın bu açık kanun ihlallerini yaparken güvendiği kurum ve kişilerin gerçek gücü ise HSYK’ya yaptığımız şikâyet ve suç duyuruları üzerine atanan iki müfettişin soruşturmalarını 2 yıl sonra iki cümlelik cevaplarla kapatılmasıyla ortaya çıktı.

Kıssadan hisse: İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği bu karar ne ilk hukuk cinayetidir, ne de son olacaktır. Arkasına hükümet ve HSYK’nın desteğini alan bu ve bunun gibi hâkimler iktidar değişmedikçe bu gibi hukuksuz uygulamalarına devam edeceklerdir.

Son söz: “Yargılama süreci henüz bitmedi, takip etmeye devam ediyoruz.” diyerek iyi polis-kötü polis oynayan hükümet yetkilileri diğer birçok olayda yaptığı gibi kamuoyundaki infialin biraz soğumasını beklemekten başka bir şey yapmamaktadır. “Hükümet yapması gereken her şeyi yaptı.” diyen Başbakan’a mahkeme süresince Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan TİB’den bir türlü gönderilmeyen telefon kayıtları ve Dink suikastında ihmali açıkça ortada olan bazı bürokratların aldığı terfiler hatırlatılmalı.

Islak İmza’yı Gerçek Bir Uzman İncelerse..

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Dursun Çiçek ile ilgili olarak, soruşturma aşamasında alınan ve çelişkileri, esiklikleri ile raporların alınması sürecindeki siyasi baskı, açıkça ve çok sayıda hukuki gerekçe ile ortaya çıkan imza raporlarının, çelişkilerini gidermek için uzmanlığı tartışılamayacak kişiler tarafından, imza ile ilgili inceleme raporu alınması talebimizi hiçbir gerekçe sunmadan bir buçuk yıldır reddetmiştir.

Ancak raporların çelişkiler barındırmadığını iddia eden iddia makamının görüşlerinin aksi yönde düşünen ve bunu bilimsel raporuna yansıtan, Adli belge inceleme uzmanı ve İstanbul Adli Yargı Adalet Komisyonu Bilirkişi Listesine kayıtlı, Yeminli Bilirkişi Y. Doç. Dr. Jale Bafra tarafından hazırlanan rapora buraya tıklayarak erişebilirsiniz.

Dr. Jale Bafra Türkiye Adli Bilimler Derneği ve Adli Belge İncelemeciler Derneği Kurucu Üyesidir. İ.Ü.Adli Tıp Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyelisidir ve Adli Belge incelemesi ile ilgili olarak çok sayıda bilimsel çalışma ve yayınlara imza atmıştır.

Bafra tarafından iki ayrı rapor hazırlanmıştır. 18.12.2011 tarihli rapor, İrtica İle Mücadele Eylem Planı isimli belgenin, son sayfasında, Dursun Çiçek adına atılı imzanın Çiçek’in eli ürünü olup olmadığının belirlenmesi ile ilgilidir. Bafra belgenin düzenlenişine ilişkin bazı tespitlerde bulunmuştur.

Dr. Jale Bafra ayrıca 14.12.2011 tarihinde hazırladığı bilirkişi mütalaasında ise soruşturma aşamasında verilmiş bilirkişi raporlarına ilişkin sorularımızı cevaplandırmıştır. Bu cevaplardan birini burada özetleyecek olursak:

İmza ve belge incelemesinde Bilirkişilik başlıklı Mart 2010 tarihli İmza inceleme uzmanı, Belge İnceleme Uzmanları Derneği Başkanı  Yalçın Çakıcı tarafından yazılan ve İstanbul Barosu Aylık Bülteninde yayınlanan makalede, ‘Adli Tıp, Kriminal Polis ve Jandarma Kriminal’de görev yapanlar önce ilgili olanda yetiştirilmek üzere asistan olarak atanarak, altı ay teorik ve uygulamalı eğitim alırlar sonrasında ise uzmanlık alanında, uzmanlar gözetiminde EN AZ 3 YIL süreyle fiilin çalıştırılırlar. Fiili çalışma süresini dolduran asistanlar için her yıl Nisan ve Ekim aylarında, en az bir hafta süreli kurs düzenlenir. Kurs bitiminde yapılan teorik sınav yapılır ve başarılı olanlara uzmanlık sertifikası verilir.’ -denilmektedir. Ancak ATK tarafından verilen raporda, rapora muhalefet şerhi koyan belge inceleme konusunda uzman doktorların dışında, rapor hazırlanmadan 1 ay önce atandıkları mahkemeye sunulan Fizik İhtisas Dairesinden gelen yazı ile belli olan 6 kişinin aslında uzmanlık olanlarının neler olduğuna bakacak olursak, Gürol BERBER’ in ADLİ TABİP, Ahmet Bülent ÖZATA’ nın SES İNCELEME UZMANI, Eyüp KANDEMİR’ in, ATK. SES VE GÖRÜNTÜLEME MERKEZİNDE GÖREVLİ UZMAN, H. Bülent ÜNER’in FİZİKÇİ- UZMANLIK ALANI BALİSTİK ve İsmail ÇAKIR’ın ise, SAHTE DEĞERLİ METAL TETKİKLERİ UZMANI olduğu anlaşılmaktadır.  Bu kişilerin, belge hakkında düzenlenen ilk rapordan sonra, bir haftalık kurs ile ADLİ BELGE İNCELEME şubesinde çalışmaya başladıkları Adalet Bakanı Sadullah Ergin tarafından mecliste kabul edilmiştir.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU, E. 2007/6-139, sayılı kararında, Somut olayda, grafoloji uzmanı olmayıp, adli tıp uzmanı olduğu saptanan kişi tarafından düzenlenen raporun bilirkişinin uzmanlık alanı ve yemininin yaptırılmamış olması dikkate alındığında hükme esas alınması hukuken olanaksızdır.” denilmektedir. Tabi ortada hukuki bir yargılama olsaydı…

 

43 Soruda İnternet Andıcı

Başbakanlık genelgesi, MGK Kararları ve direktiflere uygun olarak, Genelkurmay Başkanlığı için MSB tarafından tedarik edilen IP adresleri ile kurulan, yasalar çerçevesinde hazırlanan ve Genelkurmay Başkanlığı’nın bir faaliyeti olarak 1999 yılından itibaren kurulan  internet siteleri ile ilgili olarak Dursun Çiçek ile ilgili iddianamedeki iddialara gerekse duruşma sırasında sanıkların savunmalarına açıklama ve cevaplarımızı buradan madde madde kamuoyu ile de paylaşıyoruz.

Star Gazetesi son sürat devam.. Neye olduğu malumunuz..

Star gazetesi’nin yaptığı, habercilik dışında her şekilde adlandırılabilecek faaliyetlere bir yenisi daha eklendi.

Buraya tıklayarak erişebileceğiniz haberde İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Genelkurmay’a Dursun Çiçek’in Eskişehir’e askeri hava aracıyla gidip gitmediğini sorduğunu; Genelkurmay’ın ise kayıtların silindiği yönünde cevap verdiği iddia ediliyor.

Bakın 18 ay önce aynı sorunun Genelkurmay’a sorulması üzerine verilen cevaplar neymiş. Belgelere buradan erişebilirsiniz.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi artık yapabilecekleri bir şey kalmadığı ve “Islak İmza Davası” ellerinde patladığı için daha önce sorduğu soruları kurumlara tekrar soruyor. Kurumların daha önce verdikleri cevapları verememesi üzerine ise yandaş basın daha önceki cevapları hiçe sayarak karalama kampanyasına devam ediyor. Yaşanan özetle budur.

Gizli Tanık Munzur ve Efe

Davamızın pek de gizli olmayan gizli tanıkların ifadeleri incelendiğinde “tanık”ların aslında hiçbir şeye tanık olmadıkları açıkça görülüyor:

1. Gizli tanık EFE’yi tanımadığını ifade ederken, onun beyanlarını ve iddialarını açıklayarak onu tanıdığını ve görüştüğünü ortaya koymuştur.

2. 10.12.2009 tarihli ifadesinde; “2009 yılı Nisan ya da Mayıs aylarında Erzincan’a gelen misafirleri Şenol Astsubay ile karşılaştığını ileri süren Munzur, 10 gün sonra yeni bir ifade vererek, tarihi kış ayı olarak değiştirmiş ve kar yağıyordu demiştir. Ancak duruşmada mahkeme savcısının Munzur’a kar mı yağıyordu, tam tarih istemiyoruz ancak yaklaşık bir süre ver sorusuna ‘ne kar yağıyordu nede yağmıyordu’ cevabı ile daha önce verdiği iki ayrı beyandan faklı bir ifadede bulunmuştur.

 3. Gizli tanık Efe’nin 03.12.2009 tarihinde Soruşturma Savcısına verdiği ifadeden bir hafta sonra, 10.12.2009 tarihinde Erzurum Özel yetkili Savcı Osman ŞANAL’a gizli tanık olarak ifade veren Gizli Tanık Munzur; gizli tanık olmak için 11 ay niçin beklediği sorusuna çelişkili cevaplar vermiştir.

4. “Sivil helikopter ile askeri hava alanına geldiğini ifade ettiği misafirler sivildi, ancak asker oldukları her hallerinden belli oluyordu ve üç kişiydiler, içlerinden birisi çok üst rütbeli birisiydi. Uzun boylu, esmer, kahverengi gözlü, siyah kısa saçlı idi. Herkes bu kişiye komutanım diyor ve yanında oldukça saygılı hareket ediyordu.”  şeklinde 10.12.2009 tarihinde ifade veren Munzur; sözlü ifadesinde gelenlerin 4 kişi olduğunu, dönemin 1. Ordu K. Orgeneral Ergin SAYGUN’un gelenler arasında olduğunu ileri sürerken, en kıdemli kişinin Albay D. ÇİÇEK olduğunu ve 3. Ordu Karargahından karşılamaya hiçbir komutanın gelmediğini söyleyerek askerliğini Harp Akademileri Komutanlığında garson olarak yapan biri için yapılmaması gereken hatalar ve yalan beyanlarda bulunmuştur. Aynı ifadesinde 21.12.2009 tarihinde düzeltme yaparak, “siyah kısa saçlı olarak tanımladığı Albay Dursun ÇİÇEK’i bu kez kel kafalı olarak ifade ederek yalanlarını düzeltme ihtiyacı hissetmiştir.

5.“Albay Dursun ÇİÇEK’i hiç resmi kıyafet ile gördünüz mü, rütbesinin albay olduğunu nasıl anladınız, resmi kıyafetinin rengini hatırlıyor musunuz?” şeklindeki soruya hayır cevabı veren Munzur, teşhis için kendisine gösterilen 4 Nolu resimdeki resmi kısa kollu beyaz elbiseyi ve Alb. ÇİÇEK’in denizci olduğunu hatırlamadığını iddia ederek çelişkili açıklamalarına devam ettiği gibi teşhis ettiği resimde Dursun Çiçek’in sivil kıyafetli olduğunu söylemiştir. 

6. “10.12.2009 tarihli aynı ifadesinde; “Ankara’dan gelen kişiler Erzincan’daki Mazlum Konak Otelinde misafir oldular şeklinde açıklama yapan Munzur; mahkemedeki ifadesinde Albay Dursun ÇİÇEK’in önce Mazum Otel’de kaldığını söylemiş sonrasında ise nerede kaldığını bilmiyorum şeklinde ifadesini değiştirmiştir.

 

7. 10.12.2009 tarihli ifadesinde Dursun Çiçek ile cafeme gittik cay içtik, sohbet ettik diyen Munzur mahkemede önce cafeme kahve içmeye hiç gitmedik demiş sonrasında ise bir kez daha yalanını değiştirerek gittik demiştir. 

8. 10.12.2009 tarihli ifadesinde gelen misafirleri Mazlum Otele Dursun Çiçek’i 3. Ordu Komutanlığına bıraktık diyen Munzur, duruşmada Dursun Çiçek’i de Mazlum Otele bıraktık akşam 3. Orduya Bıraktık demiştir.  

 

9. “Biz Ankara’dan dönerken yolda ben ortağıma telefon açarak akşam için Kafeyi komple kapatmasını, kesinlikle müşteri almamasını ve 8 kişilik masa hazırlamasını söyledim. Bu işler için Şenol Komutan bana 2.000 Tl. para vermişti.” şeklindeki yazılı ifadesini mahkemede değiştirerek; “Ankara’ya o günlerde gitmedik, daha sonra gittik. Geceye 12 kişi katıldı” ifadeleri ile çelişkili açıklamalar yapmıştır. (Üç misafir dahil yemeğe katılanların sayısı en az  18 kişidir: 3 misafir,Şenol, Halit, Ersin,  Yaşar Baş,  İliç Savcısı, İlyas, Muş, Ağrı, Bitlis, Tunceli Alay komutanları, Dursun Çiçek, Ergun Saygun, 3. Ordu Komutanlığından gelen 4 Albay, 3. Ordudan Kemal ile Nedim Albay ve Munzur dahil) (10.12.2009- s. 678, 21..12.2009- s. 762, İddianame-81) 

10. “Biz Ankara’dan Erzincan’a döndüğümüzde direk Cafeye gittik. Ben işyerimde iken İlyas isimli arkadaşım telefon açtı, bana “Şenol komutan orada mı, orada kimler var? Diye sordu. Ben de; “Şenol Komutan ve yanındaki 7- 8 kişilik misafir grubu, ayrıca İLİÇ Savcısı da burada diyerek cevapladım. Bunun üzerine İlyas; “hiç kimseye çaktırma, ben oraya geleceğim ve ortamı gizli kamera ile çekeceğim” diyerek kapattı.” şeklinde yazılı ifadesi olan Munzur, bu ifadelerin yanlış olduğunu iddia ederek mahkemede; “Ankara’ya sonra gittik, hatta Ankara’ya girmedik, Sivas’tan geri döndük. Yemeğe 12 kişi katıldı. İliç Savcısını Şenol Komutanın telefonu ile aradık ve ben onu cafeye çağırdım. Ama kapıya geldiğinde kendisine içeri girmemesini söyleyerek yemeğe katılmamasını sağladım.” şeklindeki beyanları ile yazılı ifadesi ve Gizli Tanık EFE’nin mahkemedeki ifadeleri ile çelişen açıklamalar yapmıştır.  İliç Savcısı mahkemeye verdiği ifadesinde Munzur her ne kadar Savcı gelmedi desede; “Cafe’deki faaliyete iştirak ettiğini, saat 19.00-22.00 arasında Albay Dursun ÇİÇEK’in iştirak etmediğini ve saat 22.00’dan sonra geldiğini Munzur’dan telefonla öğrendiğini iddia etti. Bu çelişkiyi açıklayamayan Munzur, Gizli tanık EFE ile farklı açıklamalarda bulunmuş ve Kafe Şömine’deki faaliyete Albay ÇİÇEK’in iştirak etmediği  ve Erzincan iddialarının iftira olduğu bir kez daha ortaya çıkarmıştır.

 

11. Yazılı ifadesinde; “Akşam İlyas işyerime geldi ve bir büyük rakı çıkardı ve Ankara’dan gelen yüksek rütbeli komutana; komutanım her zamanki gibi rakın hazır diyerek rakıyı masanın ortasına koydu. Masada bulunan kişiler; Şenol Başçavuş, Halit Başçavuş, Ersin Üsteğmen,  Erzincan Avcılar Kulübü Başkanı Yaşar BAŞ, Muş, Bitlis, Ağrı, Tunceli Alay Komutanları ile 3. Ordu Komutanlığından 4 tane Albay vardı, bu kişileri görsem kesinlikle tanırım, ancak şu an isimlerini hatırlamıyorum. Sofradaki en üst rütbeli komutan İlyas ile yan yana oturdu. Benim de yanlarına oturmamı istedi…” şeklinde beyanları olan Munzur; Erzincan’a geldiğini ileri sürdüğü 4 kişi arasında en kıdemli olan kişinin dönemin 1. Ordu K. Ergin SAYGUN olduğunu, Ordu Komutanının koruma personeli olduğunu, Erzincan’da mutlaka 3. Ordu K. veya Ordu Kurmay Başkanı tarafından karşılanacağını, doğrudan Ordu Karargahına giderek Ordu Komutanını ziyaret edeceği ve orduevinde kalacağı gerçeğini değiştirerek yalan ve çelişkili ifadesine devam etmiştir.

 

12. Munzur, 10.12.2009 tarihli ifadesinde, “ Ocak ayında, aynı gün içinde misafirleri karşılayan, Cafe’de çay içen, otele bıraktıktan sonra arabayla Ankara’ya gittiğini, Ankara’da planlı işleri yaptıktan sonra aynı gün akşama yine arabayla geri dönüp misafirlerle birlikte olduğunu” ifade etmiştir. Ancak mahkemedeki ifadesinde bunların fiilen mümkün olmadığını gördüğü için, ifadeye yanlış yazıldığını ifade etmiş ve düzeltme yapmak zorunda kalmıştır. Ancak yaptığı düzeltmelerde çelişkilerle doludur. Örneğin havaalanından karşıladığım gün ile cafe’de eğlendiğimiz gün aynı gün demişse de, ifadesinde cafede eğlendiği günü ertesi gün olarak belirtmiştir.

 

13. Munzur’un Cafede aynı masada bulunduğunu iddia ettiği;  Şenol Başçavuş, Halit Başçavuş, Ersin Üsteğmen,  Erzincan Avcılar Kulübü Başkanı Yaşar BAŞ, Muş, Bitlis, Ağrı, Tunceli Alay Komutanları ile 3. Ordu Komutanlığından 4 tane Albay dahil 12 kişi, savcılıkta verdiği ifadelerinde; Albay Dursun ÇİÇEK’i tanımadıklarını ve Erzincan’da görmediklerini kesin bir dille ifade ediyorlar. Bu gerçek tanık ifadelerine karşılık Munzur’un açıklamalarının hiçbir bilgi ve  belgeye dayanmayan söylenti ve yalanlardan oluştuğu gerçeği kabul edilmelidir.

 

14. 10.12.2009 tarihli 4 Nolu Fotoğraftan Teşhis Tutanağı ( K12/765-76)’nda; 1, 2, 3 ve 4 nolu fotoğraftaki resimlerin havalimanı yolunda Pizvan Kavşağında özel aracıyla karşıladığı ve Cafe’de kendisiyle sohbet edip çay içtiği ve tanıştığı kişilerin; üst rütbeli komutanlar Ergin SAYGUN, Ağrı Jandarma Alay Komutanı Ufuk TUNCER,  Bitlis İl J. Alay Komutanı İhsan SARI ve Albay Dursun ÇİÇEK olduğunu kesinlikle teşhis ettiğini” beyan eden Munzur, Albay Dursun ÇİÇEK’i 3. Ordu Nizamiyesinde bıraktığını, diğerlerini ise Konak Mazlum Otele bıraktığını beyan etmiştir. Mahkemedeki ifadesinde ise bu ifadesini değiştirerek, hava alanında üç kişiyi karşıladığını, Kaafe’den sonra misafirleri Otele bıraktığını açıklamıştır.  Havalimanında 3 veya 4 kişi mi karşıladığına ve sivil araba ile Kafeye geldiğine karar verememiş ve bu çelişkiyi açıklar mısınız?

 

15. “Acaba Muş İl Jandarma Komutanı Albay Dursun ERTUĞRUL ile (Sonra Trabzon İl J. K. olmuş) isim benzerliği nedeniyle bir yanlış anlama olabilir mi?”sorusuna adı geçen Albayı tanımadığını söyleyen Munzur, daha sonra ise aynı Albayı tanıdığını ve isimleri karıştırmadığını, fotoğrafı gösterilirse tanıyabileceğini açıklamıştır.  

 

14. Askerliğini Harp Akademileri Komutanlığı/Yeni Levent- İstanbul’da gazinoda garson olarak yaptığını açıklayan Munzur; Karacı, Denizci, Havacı ve Jandarma her rütbede subayın görev yaptığı bu eğitim merkezinde askerliğini yapmasına rağmen rütbeleri ve kıyafetleri tanımadığını iddia ederek kendisi ile büyük bir çelişkiye düşmüştür.

 

15. Dördü de farklı yerlerden gelen bir orgeneral ve üç albayı karşıladığını  (Orgeneral SAYGIN-İstanbul, Albay ÇİÇEK-Ankara, Albay TUNCER-Ağrı ve Albay SARI-Bitlis), iddia eden Munzur, gelen misafirlerin Ordu Komutanını ziyaret etmeden havalimanından doğrudan Cafeye gitmesini ve orada toplantı yapmasına, gizli olduğu iddia edilen toplantının kamera ile kayda alınmasına yönelik sorulara ikna edici olmayan çelişkili cevaplar vermiştir. Hayatın olağan akışına aykırı bu beyanların doğru olması mümkün değildir.  

 

16. Üst düzey bir askeri heyeti karşılamak ve misafir etmek, onlarla tanışmak ve sohbet ederek çay içmek için, bir Kafede görev yapmak dışında üst düzey gizli bir görevi olmadığını açıklayan Munzur; kendisine neden böyle bir görev verildiğini açıklayamamıştır. Aynı zamanda bu komutanları tanımadığını belirten Munzur ‘sizi tanımadığı halde neden Dursun Çiçek ve diğerleri tanımadıkları bir garsona gizli işler versin’ sorusuna ise yine üstün körü beyanlar vermiştir.

 

17. İlk ifade verdiği 10.12.2009 tarihinde iki ayrı ifade veren Munzur ilk ifadesinde Dursun Çiçek dahil gelen askerlerin kendileri ile gelen başka araca bindiklerini söylemesine rağmen aynı gün verdiği ikinci ifadede gelen askerlerin tamamının kendi aracına bindiğini söylemiştir. Sadece 10 gün sonra, 21.12.2009 tarihli İKİNCİ İFADE TUTANAĞINDA; “Havalimanı yolunda Pizvan Kavşağına 3 sivil araçla gitmiştik, fotoğraftan teşhis ettiğim ve isminin Dursun ÇİÇEK olduğunu öğrendiğim kel kafalı komutan, kavşakta askeri araçtan indi, benim içinde bulunduğum araca bindi. Diğerleri de yanımızda bulunan diğer sivil araçlara bindiler” şeklinde bu sefer verdiği ifadelerini 3. kez değiştirmiştir. Duruşmada bu çelişkiyi açıklaması istenen Munzur önce hatırlamadığını, sonrasında ise  tutarsız ifadelerine devam etmiştir.

 

18– Munzur havaalanından karşıladıkları kişilerin sivil giyimli olduğunu söylemesine rağmen asker oldukları her hallerinden belliydi demekle kalmayıp biri en üst rütbeliydi diyerek, sivil kıyafetli kişiler arasında en üst rütbeyi nasıl anladığını açıklamamıştır. Aynı zamanda en üst rütbeli kişiyi ‘siyah kısa saçlı’ kişi olarak tarif eden Munzur duruşmada gelenler arasında Org. Ergun Saygun’da  olduğunu söylemesine rağmen en üst rütbeli kişinin Dursun Çiçek olduğunu söylemiştir. Munzur siyah kısa saçlı ifadesini sonrasında kel kafalı olarak değiştirmiştir.

 

19. “Albay Dursun ÇİÇEK bize; size verilen işi neden adam gibi yapmıyorsunuz, bir savcıyı düşüremiyorsunuz, daha ne işe yararsınız, malzeme sorun değil, bomba mı istiyorsunuz, uyuşturucu mu istiyorsunuz, silah mı istiyorsunuz, her şey hazır, siz yeter ki dediğimizi yapın ve bu savcıyı ortadan kaldırın, size mühimmat verelim, bu mühimmatı av yapacağınız yere önceden gidip gömün, sonra savcıyla beraber o mahalde avlanırken biz baskın yapalım, bu mühimmatla birlikte bu savcıyı alalım, siz de ifadenizde bu mühimmatları savcının gömdüğünü söylersiniz, yeter ki savcıyı düşürün, bütün büyükler bu masada, bunların hepsi paralı adamlar, bütün istedikleriniz yerine gelecek diyerek kızdı.” şeklindeki yazılı ifadesini değiştiren Munzur, “Bu konuyu Albay RECEP telefonda söyledi” şeklinde düzelterek, ne kadar çelişkili açıklamalar yapabileceğini mahkeme heyetine ve sayın Mahkeme Başkanına bir kez daha göstermiştir.

 

20. “Neden sadece 10 gün sonra ek ifade vermek ve önceki ifadenizi değiştirmek istediniz?” şeklindeki soruya cevap vermeyen Munzur; 10.12.2009 tarihli ifadesinde; “Gelen misafirler sivildi, ancak asker oldukları her hallerinden belli oluyordu ve üç kişiydiler, içlerinden birisi çok üst rütbeli birisiydi. Uzun boylu, esmer, kahverengi gözlü, siyah kısa saçlı idi. (M-1-2-9)” şeklindeki ifadesini sadece 10 gün sonra neden “ kel kafalı” olarak değiştirdiniz, aradan geçen 10 gün içinde bu yeni bilgileri nasıl hatırladınız, siyah kısa saçlı kişi, kel kafalı oldu, adını bilmediğiniz komutanın ismi de Albay Dursun ÇİÇEK oldu? Bu bilgileri kimden aldınız? Bu konuda herhangi bir baskı veya destek gördünüz mü?” Sorularına ikna edici cevaplar verememiştir.

 

21. Mahkemeye yaptığı açıklamalarda Ocak 2009 ayı içinde Erzincan’a geldiğini iddia ettiği Albay Dursun ÇİÇEK’in, Erzincan’da bulunduğu sürede kendisine Şenol astsubay tarafından ismen tanıtıldığını iki kez açıklayan Munzur, daha sonra bunu yalanlamış, 10.12. 2009 tarihinde resmi elbiseli 4. Nolu Renkli resmin (Kısa Kollu Beyaz Üniformalı Resim) kendisine gösterilmesi sonucunda teşhis ettiğini açıklayarak mahkemeye bu konuda çelişkilerle dolu bir ifadede bulunmuştur.

 

22. “Hayatta ilk defa karşılaştığınız ve tanıştığınız bir Kurmay Albay, neden size özel ve gizli bir görev versin? Herkesin içinde ve hatta savcı Efe’nin de bulunduğu bir yerde neden  bu savcıya yönelik tuzaktan söz etsin ve bu konuda size niçin güvensin? Onunla daha önce her hangi bir iletişiminiz ve irtibatınız oldu mu? Şeklindeki soruya tatmin edici bir cevap veremeyen Munzur önce Savcı Efe ile iletişimi olmadığını, gizli tanıkların hiçbirini tanımadığını söylemesine rağmen sonrasında, Savcı Efe’yi yakından tanıdığını ve iletişim içinde olduğunu ifade eden açıklamalarda bulunmuştur.

 

23. “Savcı Efe, Cafe’ye akşam saat kaçta geldiniz ve cafeden ne zaman ayrıldınız? Cafede Kamera çekimi yaptınız mı?” şeklindeki soruya verdiği cevapta, eşinin  özel durumu nedeniyle saat 19.00 gibi geldiğini ve Cafe’den saat 22.00 gibi ayrıldığını ve bir dakikalık kamera çekimi yaptığını beyan eden Gizli Tanık Efe’nin beyanlarına rağmen Munzur Efe’nin cafeye hiç girmediğini ve kamera ile çekim yaptığını görmediğini söylemiştir.

24. Munzur Dursun Çiçek ile birlikte gelen askerilerin havaalanından gelip, cafeye gidip, otele gittikten sonra akşam eğlenmek için cafede toplandıklarını söylemesine rağmen gizli tanık savcı Efe aynı askerlerin gündüz seminere katıldığını akşam ise cafede eğlendiklerini söylemiş ayrıca cefede eğlenmeye aynı askerlerle tek sefer gittiğini. Başka bir gün bir araya gelmediklerini belirtmiştir. 

 

25. 10.12.2009 tarihinde Cumhuriyet Savcısı tarafından düzenlenen tutanakta; “Gösterilen fotoğrafından tanıdığı Dursun ÇİÇEK’in 2009 yılı Nisan ve Mayıs aylarında Erzincan’a geldiğini” beyan eden Munzur,, sadece 10 gün sonra 21.12.2009 tarihinde yine Cumhuriyet Savcısı tarafından düzenlenen ikinci tutanaktaKomutanlar Erzincan’a geldiklerinde hava kış aylarıydı, her yer kar içerisindeydi, 29 Mart seçimlerinden önceydi. Ancak tarihini tam olarak hatırlamadığını, ifademdeki Nisan-Mayıs aylarını, Ocak-Şubat ayları olarak düzeltmek istiyorum” şeklinde çelişkili ifadeleri sorulmuş ve “tarihleri hatırlamıyorum” şeklinde tutarsız bir cevap vermiştir.

 

26. “3. Ordudaki İç Güvenlik Semineri 14-15 Ocak 2009 tarihinde icra edilmiş. Ocak- Şubat ayları ile Nisan- Mayıs ayları arasında mevsim farkı var. Seminerin ilkbaharda değil de kışın yapıldığını açıkladığınız? Neden 10 gün sonra ifadenizde bir düzeltme yaptınız? Sizin için seminerin tarihinin ne önemi var? Bu konuda kim sizden bir talepte bulundu veya sizi ifadenizi değiştirmeye teşvik etti?” şeklindeki soruya yine “tarihleri hatırlamıyorum “ şeklinde kaçamak bir cevap vermiştir.

 

27. Gizli tanık Efe cafe’de akşam eğlenildiği sırada İlyas Meral’in kamera çekimi yaptığını gördüğünü ifade etmiştir. Ancak gizli tanık Munzur 01.08.2011 tarihli duruşmada önce İlyas Meral’in kamera çekimi yaptığını görmediğini belirtmesine rağmen sonrasında ifadesini yine duruşmada değiştirerek İlyas Meral’in elinde çekim var demiştir.

 

28. Gizli tanık Munzur havaalanına 10.12.2009 tarihli ifadesinde havaalanına 3 sivil araç bir tanede resmi araçla gittiklerini ifade etmesine rağmen mahkemede 1 sivil araç birde resmi araç gittik demiştir.

 

29. Gizli tanık Munzur 21..12.2009 tairhli ifadesinde ‘ben hiçbir milletvekili ile görüşmedim’ derken, duruşmada milletvekilleri ile görüştüğünü açıklamıştır.

 

30. Gizli tanık Efe Dursun Çiçek’i gördüğünü iddia ettiği Orduevinde, Dursun Çiçek üzerindeki resmi kıyafet vardı demesine rağmen Dursun Çiçek’in duruşmada üniformasının rengini sormasının üzerine önce yeşil, sonra beyaz, sonrada siyah demiştir.

 

31. Mahkeme Başkanı Kadir Özbek’in ‘Dursun Çiçek’i tanıyor muydun? Neden dikkatini çekti Dursun Çiçek demesi üzerine’ gizli tanık Efe tanımıyordum teşhis ettim cevabını verdi. Ancak mahkeme başkanının sen Dursun Çiçek’i ifade verdikten sonraki bir tarihte teşhis etmişsin demesi üzerine gizli tanık Efe cevap vermekte zorlanmıştır. 

32. Gizli tanık Munzur ‘pişmanım ifademi değiştirmek istiyorum’ talebi ile Erzincan Savcılığına giderek ifade vermiştir. Tutanağı bulunan bu ifadenin Savcı Hasan Can’indan arasında bulunduğu iki savcı tarafından zorla alındığını iddia ederek savcılara da iftira atmaktan çekinmemiştir.

 

33. Gizli tanık Efe duruşma sırasında beyanlarındaki kesinlikten vazgeçip Dursun Çiçek’e, ‘sizin Erzincan’a gelip gelmemeniz önemli değil. Gelmediğinizi söylüyorsanız gelmemişsinizdir de.’ Demesi yine aynı şekilde Munzur’un savcılıkta verdiği ifadelerin tamamını yalanlaması, bu beyanları ben söylemedim demesi ayrıca mahkemede savcılığa verdiği beyanlarını tekrar edememesi, beyanlarının çok büyük bir kısmını hatırlamıyorum, bilmiyorum şeklinde geçiştirmesi beyanlarının doğru olmadığını gözler önüne sermektedir.

 

34. İddianamede; “Gizli Tanık MUNZUR ifadesinde; Erzincan Jandarma Komutanlığında görev yapan SENOL Astsubayın DURSUN ÇİÇEK ile irtibatlı olduğunu beyan ederek, fotoğrafından DURSUN ÇİÇEK’i kesin olarak teşhis etmiştir.” şeklinde bir ifadesi vardır. Ancak söz konusu gizli tanığın ifade tutanaklarında SENOL Astsubay ile ALBAY DURSUN ÇİÇEK arasındaki herhangi bir irtibattan söz edilmemektedir. Yine savcılık tarafından hazırlanan iddianamede de böyle bir irtibat olmadığı açıktır.

Dosyada ve delil klasörlerinde bulunan, kullandığım izinlere ve yaptığım görevlere ilişkin belgeler, Genelkurmay Başkanlığı ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargahına akıllı kart sistemi ile giriş ve çıkış kayıtları, kullandığım cep telefonuma ait iletişim kayıtları (HTS kayıtları) baz istasyon bilgileri, kredi kart harcama bilgileri, Türk Hava Yollarının yazısı, Emniyet Genel Müdürlüğünün 2009 yılında 25 Nisan 2009 tarihinde yurt dışına çıkış, 13 Mayıs 2009 tarihinde Ankara’dan yurda giriş yaptığıma ilişkin yazısı, Kara Kuvvetleri Komutanlığının 3. Ordu Komutanlığında 14-15 Ocak 2009 (Çarşamba- Perşembe günleri) tarihlerinde düzenlenen İç Güvenlik Seminerine katılmadığıma ilişkin yazısı, Erzincan- Erzurum dahil güneydoğu ve Doğu Anadolu’da hiçbir yere Dursun Çiçek’in uçakla yada helikopter ile seyahat etmediğine dair kurum raporu, Dursun Çiçek’in incelenen HTS raporları ve kredi kartları bilgileri ile harcamaları, Mazlum Otel’de kalan Dursun Çiçek’in 77 doğumlu başka bir Dursun Çiçek olduğu, MİT, İÇİŞLERİ BAKANLIĞI ve Genelkurmay’dan gelen, Dursun Çiçek’in Erzincan’a gittiğine dair hiçbir bilgi ve belgenin olmadığı bilgisi, Dursun Çiçek’in Erzincan Orduevinde kalmadığı yazısı birlikte değerlendirildiğinde, 2009 yılında iddia edilen tarihlerde ve bu tarihler dışında herhangi bir tarihte Albay Dursun ÇİÇEK’in Erzincan’a gitmediği ve Erzincan Orduevinde veya başka bir yerde konaklamadığı sabittir. Aynı konuda Erzincan’da ifade veren dönemin 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray BERK, Başsavcı İlhan CİHANER dahil onlarca asker ve sivil kişi Albay Dursun ÇİÇEK’i tanımadıklarını ve Erzincan’da görmediklerini ifadelerinde hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde açıkça beyan etmişler. Bu konuda Albay Dursun ÇİÇEK’in Erzincan’a gitmediği maddi gerçeğini ortaya koyan; başta Genelkurmay başkanlığı, MİT ve İçişleri Bakanlığı’nın mahkemeye yazdıkları yazılar ve Kara Kuvvetleri Komutanı tarafından hazırlanan İdari Soruşturma Raporu olmak üzere onlarca resmi belgeye ve gerçek tanık ifadesine mi inanalım, yoksa size, gerçek kimliğini saklama çabası içinde olan, biri 20 ayrı olaydan soruşturma geçirmiş diğeri hırsızlık yaptığını ve psikolojik tedavi gördüğünü itiraf eden iki gizli tanığın söylediklerine mi inanılmalı yoksa bu kadar somut delil ve hayatında hiç soruşturma geçirmemiş başarılı bir kurmay subayın sözlerine mi?

 

Şayet gizli tanıkları ifadeleri Erzurum C. Savcılığı veya Erzurum 2. Ağır Ceza mahkemesi tarafından yeterli ve ikna edici bulunsaydı Albay Dursun ÇİÇEK’in mutlaka söz konusu 2010/108 Esas Nolu Davanın ya sanığı veya tanığı olarak İddianameye dahil edilmesi gerekirdi.  Aynı dosyayı inceleyen Yargıtay 11 Ceza Dairesi; daha ağır iddialarla yargılanan Erzincan Dosyası Sanıklarını 14 ay önce tahliye etmiştir. Erzincan’da uygulandığı iddia edilen üç maddelik taklit imzalı sahte bir planı, evrak ve belge niteliği olmayan bir yazıyı hazırlamakla suçlanan Alb. Dursun ÇİÇEK’in 16 aydır tutuklu olarak yargılanması hak, hukuk ve adalet ilkeleri ile asla bağdaşmaz.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 117 takipçiye katılın